Gösteriliyor: 11 - 20 of 40 Sonuçlar
Bi Vizyon

Netflix ilk Türk orijinal filmi: Yarına Tek Bilet

Netflix, merakla beklenen ilk Türk orijinal filmi Yarına Tek Bilet’in resmi fragmanını paylaştı. Başrollerini sevilen oyuncular Dilan Çiçek Deniz ve Metin Akdülger’in paylaştığı filmin yapımcılığını OG Medya ve PToT film üstlenirken, yönetmen koltuğunda ise son dönemlerin başarılı isimlerinden Ozan Açıktan yer alıyor.

Film, Ankara’dan İzmir’e doğru bir yolculuk sırasında birbirine rastlayan iki yabancının (Metin Akdülger & Dilan Çiçek Deniz) romantik hikayesini konu alıyor. İkilinin sürtüşmeyle başlayan ilişkisi, birbirlerini tanıdıkça aslında geçmişe bir sünger çekmek istediklerini fark etmeleri ve kendi gerçekleri ile yüzleşmeye başlamalarıyla farklı bir yola evrilir.

Şimdiden büyük ilgi uyandıran “Yarına Tek Bilet” tüm dünyayla aynı anda 19 Haziran’da Netflix’te yayına girecek.

Bi Vizyon

Netflix Türkiye’den 6 Yeni Proje!

Netflix düzenlediği etkinlikte, aralarında üç orijinal dizi, bir yarışma programı, bir orijinal film ve Atiye’nin 3.sezon onayı olmak üzere önümüzdeki dönemde yayınlanması planlanan yeni projelerinin müjdesini verdi.

İşte Netflix’te yayınlanacak 6 Türk yapımı ve detayları

Şimdiki Aklım Olsaydı

Ay Yapım tarafından üretilen, yaratıcılığını Ece Yörenç’in yaptığı, yönetmenliğini Umut Aral ile birlikte Çağan Irmak’ın üstlendiği dizinin oyuncu kadrosunda Özge Özpirinçci (Reyhan), Birkan Sokullu (Nadir), Burak Yamantürk (Cihan), Elifcan Ongurlar (Ayşe), Ahmet Rıfat Şungar (Cem), Ümit Erdil (Ateş), Feyyaz Yiğit (Hızır), Mustafa Avkıran (Sattas), Filiz Taçbaş (Nihal) ve Selçuk Borak (Fahrettin) yer alıyor.

Reyhan, Nadir ile olan 10 yıllık evliliği içinde kaybolmuş mutsuz bir kadındır. Evliliğinden, sünnetinden beri tanıdığı kocasından, patlak bir prezervatif sonucu hamile kaldığı 9 yaşındaki ikizlerinden, yaşadığı hayattan en çok da kendinden yorulup fena halde sıkıldığı günün gecesinde, yani 27 Temmuz 2018 saat 20.13’de yüzyılın hatta 500 yılın en güçlü kanlı ay tutulması gerçekleşir ve Reyhan bir mucize eseri on yıl öncesine, hayatının dönüm noktası olan o geceye, yani Nadir’in evlenme teklif ettiği o “büyük an”a hem de şimdiki aklıyla geri döner.

Fatma

Fatma (35) sıradan bir temizlikçidir. Kocası Zafer hapisten çıktıktan bir süre sonra ortadan kaybolur. Zafer’i aramaya koyulan Fatma ise bu sırada beklenmedik bir cinayet işler. Zafer’in karanlık bağlantılarının bu cinayeti öğrenmesiyle, Fatma’nın hayatta kalmak için öldürmeye devam etmekten başka çaresi kalmaz. Bu durum, Fatma için bugüne kadar yaşadığı her şeyin intikamını alabileceği bir ritüel haline gelir. Fatma artık bir yandan koca dünyaya sığdıramadığı masum oğlunun öcünü almak isteyen bir anne, diğer yandan işlediği her cinayette kimsenin kendisinden şüphelenmediği bir “temizlikçi kadın” olarak hayata devam eder ve kocasını aramaya başlar. Başak Abacıgil tarafından hayata geçirilen Fatma, yeni ve genç yetenek Özgür Önürme tarafından kaleme alındı.

Sıcak Kafa

Dil ve konuşma yoluyla, zihinden zihine bulaşan bir delilik salgınının alt üst ettiği dünyada, gizemli bir şekilde bu hastalıktan etkilenmeyen tek kişi, eski bir dilbilimci olan Murat Siyavuş’tur. Acımasızlığıyla ünlü Salgınla Mücadele Kurumu tarafından arandığını öğrenen Murat, saklandığı kurtarılmış bölgeden kaçmak ve yangınlar içindeki İstanbul’un gizemli dehlizlerinde hastalığın ona mirası olan “sıcak kafa”sının sırrının peşine düşmek zorunda kalır.

Yarına Tek Bilet

Türkiye’den çıkan ilk Netflix orijinal filmi olan Yarına Tek Bilet, başarılı oyuncular Dilan Çiçek Deniz ve Metin Akdülger’in başrolünde, Ozan Açıktan’ın yaratıcı gözünden ve kamerasından, OG Medya’nın yapımcılığında ekrana gelecek. Film, Ankara’dan İzmir’e doğru bir yolculuk sırasında birbirine rastlayan iki yabancının (Metin Akdülger ve Dilan Çiçek Deniz) romantik hikayesini konu alıyor. İkilinin sürtüşmeyle başlayan ilişkisi, birbirlerini tanıdıkça aslında geçmişe bir sünger çekmek istediklerini fark etmeleri ve kendi gerçekleri ile yüzleşmeye başlamalarıyla farklı bir yola evrilir. Yarına Tek Bilet tüm dünyayla aynı anda 19 Haziran 2020’de Netflix’te yayına girecek.

Exatlon Challange

Acun Medya’nın format sahibi olduğu ve yayınlanmaya başladığı 2017 yılından beri dünya genelinde 58 milyon izleyiciye ulaşarak spor ve reality’yi bir arada sunan Exatlon, yepyeni versiyonuyla izleyicisiyle buluşuyor: Exatlon Challenge. Yeni format, Türkiye’nin en popüler influencer’larını Exatlon’un oldukça çekişmeli bir o kadar da eğlenceli dünyasına davet ediyor.

Orkun Işıtmak’ın sunduğu ve Oğuzhan Uğur’un Exatlon Face-Off bölümleriyle yer aldığı, Türkiye’de 3 Temmuz’da yayına girecek olan fenomen yarışma Exatlon Challenge, hem en başarılı hem de en cesaretli influencer’ını arıyor.

Atiye 3. Sezon

Netflix ilk sezonda gösterdiği başarının ardından, ikinci sezonu 2020 yılı Eylül ayında yayına girecek olan Atiye’nin üçüncü ve final sezonu için onay aldığını duyurdu. 3. sezon çekimlerinin önümüzdeki aylarda başlaması planlanıyor.

Yukarıdaki belirtilen yeni orijinal projelerin yanı sıra, gişede büyük başarılara imza atmış Yedinci Koğuştaki MucizeBiz Böyleyiz ve Eltilerin Savaşı filmlerinin de beyaz perdenin hemen ardından Netflix izleyicisiyle buluşacağının müjdesi de verildi.

Bi Vizyon

Star Wars hayranları Spotify’da en çok ne dinledi?

Hayranları Star Wars: The Rise of Skywalker’ın heyecanla izlerken, Spotify da Star Wars sevenlerin Spotify’da seriyle ilgili nasıl bir dinleme eğilimi gösterdiklerini ortaya koydu.

Müzikseverler Star Wars müziklerini 2015 yılından beri Spotify’da 6.7 milyon saatten fazla dinledi. John Williams rekorunu her daim yenilerken, efsane kompositörün Star Wars: The Phantom Menace’tan hatırlayacağınız Duel of the Fates eseri en çok dinlenen şarkı oldu. Bu kaydı yine John Williams’ın Star Wars: Attack of the Clones’tan Across the Stars (Love Theme)adlı eseri izlerken, Star Wars: The Empire Strikes Back’tan,Darth Vader’s Theme olarak da bilinen The Imperial March üçüncü sıraya yerleşti.

Türkiye’de en çok dinlenen Star Wars müziklerinin ilk üçü global ile çok benzer, sadece TOP 3 listede 2’inci ve 3’üncü sıra yer değiştiriyor. Türkiye’de John Williams’ın Duel of the Fates şarkısı yine ilk sırada karşımıza çıkıyor, onu The Imperial March ve Across the Stars (Love Theme)takip ediyor.

Büyük ihtimalle kimse için sürpriz değil ama her yıl 4 Mayıs tarihinde yılın diğer günlerine göre Star Wars müziklerinin daha çok dinlendiğini görüyoruz. Biraz sürpriz olan ise “The Imperial March”’ın Spotify kullanıcıları tarafından oluşturulan düğün temalı birçok çalma listesinde kendini gösteriyor oluşu.

Kullanıcılar aynı zamanda yarım milyondan fazla Star Wars temalı çalma listesi oluşturmuş ve pek çoğu bu listeleri en sevdikleri karakterler özelinde yaratmış. Kullanıcıların en çok çalma listesi yarattığı karakter Yoda olurken onu Darth VaderJabba the HuttBoba Fett and Han Solo takip ediyor.

Star Wars temalı podcast’ler de Spotify’da çok popüler. Öyle ki serinin yeni filminin vizyona girmesine yakın dönem olan Ekim-Kasım ayları arasında Star Wars temalı podcast’lerin dinlenme oranı %83’den fazla arttı.

Posdcast dinleyicilerinin en çok takip ettiği Star Wars temalı podcast’ler sırasıyla The Ringer’dan Binge Mode: Star Wars, bir Star Wars fanı tarafından yayınlanan ve sunulan “Star Wars Minute” ve “Star Wars Stuff Podcast.” Türkiye’de en çok dinlenen podcast yayını ise Binge Mode: Star Wars.

Star Wars: The Rise of Skywalker’ın yepyeni soundtrack’ine buradan ulaşabilirsiniz, Dokuz Star Wars filminin yanı sıra Rogue One and Solo: A Star Wars Story’nin müziklerini bir araya getiren Best of Star Wars çalma listesine ise buradan göz atabilirsiniz.

İşte Star Wars’un öne çıkan dinleme rakamları:

  • Dinleyiciler 2015 yılından bu yana Star Wars müziklerini Spotify üzerinden 6.7 milyon saatten fazla dinledi.
  • Star Wars müziklerinin en çok dinlendiği tarih 4 Mayıs.
  • “The Imperial March” şarkısı Spotify’da 370 binden fazla çalma listesinde bulunuyor. Hatta enteresan bir şekilde bu şarkı, düğün temalı birçok çalma listesinde yer alıyor.
  • Spotify kullanıcıları 545 binden fazla Star Wars temalı çalma listesi oluşturdu. Bu çalma listelerine en çok eklenen şarkı ise Star Wars: The Phantom Menace’dan Duel of the Fates
  • Star Wars müziklerini en çok dinleyen ülkeler sırasıyla: ABD, İngiltere, Almanya, Kanada, İspanya, Fransa, Avustralya, Meksika, Brezilya ve İsveç.
  • Global olarak en çok dinlenen Star Wars soundtrack’leri şöyle:

1.Star Wars: The Phantom Menace

2.Star Wars: Revenge of the Sith

3.Star Wars: The Force Awakens

4.Star Wars: The Empire Strikes Back

5.Star Wars: Attack of the Clones

  • Türkiye’de en çok dinlenen Star Wars soundtrack’leri şöyle:
  • Global olarak en çok dinlenen Star Wars soundtrack’lerinde yer alan şarkılar ise şöyle:

1.“Duel of the Fates” – John Williams, London Symphony Orchestra (Star Wars: The Phantom Menace)

2.“Across the Stars” – John Williams, London Symphony Orchestra (Love Theme from Star Wars: Attack of the Clones)

3.The Imperial March (Darth Vader’s Theme)” – John Williams, London Symphony Orchestra (Star Wars: The Empire Strikes Back)

4.“Rey’s Theme” – John Williams (Star Wars: The Force Awakens)

5.“Battle of the Heroes” – John Williams, London Symphony Orchestra (Star Wars: Revenge of the Sith)

  • Türkiye’den çok dinlenen Star Wars soundtrack’lerinde yer alan şarkılar ise şöyle:
  • Kullanıcıların en çok çalma listesi oluşturduğu Star Wars karakterleriYoda, Darth Vader, Jabba the Hutt, Boba Fett and Han Solo.
  • Global olarak Star Wars temalı en çok dinlenen podcast’ler:

1.Binge Mode: Star Wars by The Ringer

2.Star Wars Minute by Star Wars Minute

3.Star Wars Stuff Podcast by “Star Wars”

4.Full Of Sith: Star Wars News, Discussions and Interviews by Tha Mike Pilot, Bryan Young and Holly Frey

5.Star Wars Theory by Jigawatt Media

  • Ekim-Kasım 2019 ayları arasında Star Wars temalı podcast’lerin dinlenme oranında %83’lük bir büyüme gerçekleşti.
  • Star Wars podcast’lerini en çok dinleyen ülkeler: ABD, Kanada, İngiltere, Avustralya, Almanya, Meksika, Yeni Zelanda, Filipinler, Arjantin, Hollanda.

 

Bi Vizyon

İnsanlığın Elinden Çıkmış En Büyük Felaket: Chernobyl

Geçtiğimiz ay yaza oldukça güzel bir başlangıç yaptık. Artık nispeten havaların da ısınması, her ne kadar denizlere gitmemizi, sahilin, kumun tadını çıkarmamıza bir işaret olsa da aslında sinefiller için ölü bir sezona geçmiş olduğumuz da acıtan gerçeklerin içinde bulunuyor.

İşte bu nedenle beraberliğimizin sekizinci yazısında bir ilke imza atıp hem kahve hem de sinema gibi oldukça güzel iki ortak özelliğimiz olan okuyuculularımıza da duyduğum saygıdan dolayı bu sefer oldukça etkileyici bir mini-dizi ile arzı endam etmekteyim. Daha ilk girişten çok da elimi açık etmemek için hemen konuya giriyorum hazırsak başlıyoruz…

Chernobyl, 1986 yılının Nisan ayında Ukrayna’da Çernobil nükleer santralindeki patlama ve sonrasında yaşananları konu ediyor. Yaşanan trajik kazanın ardından SSCB, olayın araştırılması için ülkenin önde gelen nükleer fizikçilerinden Valery Legasov’u görevlendirir. Sovyet Bürokrasinin önde gelen isimlerinden  Boris Shcherbina ile birlikte kazayı incelemeye giden Valery, olayın nasıl meydana geldiğini öğrenmek ve felaketin boyutlarını kontrol altına almak için zorlu bir mücadele verir.

Öncelikle aslında bölüm bölüm dakika dakika dizinin analizini yapıp  her sahneyi detaylı anlatacak şekilde diziyi özümsesem de daha izlememiş olanları da düşünerek her zaman edindiğim düstura devam edip “spoiler” vermeden olabildiğince detaylı dizi hakkındaki düşüncelerimi anlatacağım.

Tarihte gerçekten yer almış bir konu hakkında bir film ya da dizi çekmek oldukça zordur. Çünkü biraz gerçeklerle oynarsanız tarihi bir yapım değil kurgu bir yapım yapmış olursunuz. Tarihi yapım yaparken de zaten ne olup ne bittiğini meraklısı biliyorsa bu sefer de sıkıcı olup olmama riski devreye girer. İşte Chernobyl dizisi söz konusu olduğunda sizi temin ederim ki konu oldukça sıkıcı olmasına rağmen hiç sıkılmadan biraz da diken üstünde ilk bölümden beşinci bölüme kadar izliyorsunuz.

Dizi ilk bölümünün 10-15. Dakikasından itibaren adını da aldığı facianın orta yerine izleyiciyi bırakıveriyor. Genelde bu tür yapımlarda olayın olduğu an genelde yapımın sonunda yer alır (örneğin Titanic). Ancak Chernobyl’de konu aslında yaşanan facia ile başlayıp, faciadan etkilenen kişiler, faciaya sebep olan kişiler, facianın olduğunu reddedip faciadan nasıl az zarar ile yırtabileceğini düşünen kişiler, facianın zararlarını minimuma indirmek için kafa patlatan kişiler ve facianın zararlarını minimuma indirmek için kafa patlatan kişilerin fikirlerini canları pahasına uygulayan kişilerin etrafında gidip geliyor ve faciada başlayıp ardından geçen iki yılı beş bölüme yayıyor.

Aslında dizi kağıt üstünde beni çok çekmeyecek bir dizi, çünkü genel olarak felaket, deprem ya da katil hayvanları konu alan yapımlardan ziyade düşmanın belli olduğu ve bir karakter olduğu yapımları tercih ederim. Ancak hem olabildiğince gerçekçi olması, hem oyuncuların adeta olayları yaşıyor olması hem de  kariyer seçimimden kaynaklı olsa gerek yaşanan facianın nedenlerini ve çözümlerini içeren bilimsel konuları olabildiğince yalın anlatması beni diziyi beğendiren nedenlerden oldu.

Dizi gerçekten aşırı gerçekçi, radyasyondan etkilenen insanları izledikten sonra yüreği yeten Google’da radyasyon yanığı ile ilgili birkaç görsel araştırışa ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır. Ayrıca dizinin gerçekçiliği sadece efektler, makyaj ya da mekanla ilgili değil gerçek hayattaki oynadığı karakterlerin neredeyse ikizi gibi olan oyunculardan da kaynaklı.

Sorumluların yargılandığı mahkeme sahnesi ile gerçek kayıtlar arasındaki 7 farkı bulun desem oldukça fazla kişinin zorlanacağını düşünüyorum.

Böyle bir cast’i toparladığı için aslında dizinin yaratıcısı Craig Manzin’i de tebrik etmek lazım. Lafı gelmişken normalde kariyeri ağırlıklı olarak komedi filmlerinden olan bir kişinin böyle bir şahesere imza atması beni gerçekten şaşırttı.

Toparlayacak olursak bence diziyi tarihi bir dizi olarak değil de bir korku ya da gerilim dizisi olarak izlemek gerekiyor. Çünkü olay karşısında politikacıların tutumları, halkın yaşanan felaket karşısında bilgisizce yaptıkları eylemler (Ölüm Köprüsü sahnesini şuraya koyayım izlerken beni hatırlarsınız), faciaya kimilerinin bencilce tepki göstermesine karşın kimisinin canını hiçe sayarak milyonlarca insanı kurtarmasını içeren birçok sahnede tüylerim diken diken oldu. Bu hissi yaşatacak gerilim ya da korku filminin pek olmadığını söyleyebilirim.

Peki bu dizi bana ne kattı? Öncelikle her ne kadar tüm dünyayı gezme gibi bir hayalim olsa da ve bunu yavaş yavaş gerçekleştiriyor olsam da her ne kadar turistik gezilere denetimli bir biçimde izin verilse de bölgenin hala radyasyon yuvası olması Ukrayna’yı gezilecek yerler listemden çıkarttı. Ardından nükleer enerji ile ilgili verilen bilgiler nükleer santraller konusunda fikirlerimi biraz daha pekiştirdi ve dikkatli kullanıldığı takdirde enerji ihtiyacının neredeyse tamamını bir bölgenin karşılasa da ufak bir hata ile neler olabileceğini yeniden hatırlatması açısından yararlı faydalar edindim. Bununla beraber Legasov’un bir çok yerde radyason maruziyeti, oluşturduğu kanser vs gibi  bilimsel gerçeklerle şu aralar oldukça duyduğum “Aslında ailesinde kanserli biri yok ancak o kanser hastalığına yakalandı” gibi söylemlerin Türkiye -Ukrayna arası söz konusu radyasyon olduğunda ne kadar kısa bir mesafe olduğu gerçeği ile yüzleştim. Son olarak ise dizideki yetkililerin hareketleri ile vakti zamanında “Bize bir şey olmaz bak ben de radyasyonlu çay içiyorum” diyen yetkileri hatırlayıp aslında insan tepkilerinin ne kadar evrensel olduğunu fark ettim.

Sonuç olarak uzun metraj bir filmden bir tık fazla süreye sahip (5 saat 30 dakika) bu yapıp hem yakın tarihimizde yaşanan bir felakete ışık tutmasından hem de oldukça sürükleyici bir beş saat otuz dakika yaşattığından tatile gidememiş ama sürahilerini kahveyle doldurmuş tüm sanatseverlere tavsiye ederek yazımı bitiriyorum.

Bi Vizyon

SüngerBob 20’nci yılını sinema filmiyle kutluyor

Nickelodeon’un ekrana getirdiği ve şimdiye kadar yaratılmış en ikonik çizgi film karakterlerinden biri olmayı başaran SüngerBob 20’nci yılını kutluyor. Nickelodeon’un SüngerBob için “Gelmiş geçmiş en iyi yıl” olarak tanımladığı yıldönümü şerefine, dizinin yeni bölümleri özel içeriklerle ekrana gelmeye devam ederken sinema filmi de yolda.

Stephen Hillenburg tarafından yaratılan ve ilk kez 17 Temmuz 1999’da ekrana gelen SüngerBob, yaşadığı Bikini Bottom’daki arkadaşları ile birlikte 20 yıl boyunca dünyanın dikkatini çekmeyi başardı. Şimdiye kadar 208 ülkede, 55’ten fazla dilde izlenen çizgi karakter, son 17 yılda çocukların bir numaralı animasyon karakteri olarak ön plana çıkıyor.

Nickelodeon’un ikonik karakterlerinden biri olan SüngerBob, tüm dünyanın sevdiği karakterleri, pop kültürün diline pelesenk olmuş sloganları, internet üzerinden yayılan fotoğraf ve deyişleri, teatral yansımaları, tüketici ürünleri, Tony ödüllü Broadway müzikali ve dünyanın dört bir yanındaki sevenleri ile kendi dünyasını kurmayı başardı.

2020 yazında sinema filmi vizyona girecek

SüngerBob’un 20’inci yıldönümü şerefine youtube kanalı, mobil oyunlar, ilk kez kozmetik ürünlerin de yer aldığı yeni tüketici ürünleri, oyuncaklar, moda ve sanat işbirliklerinin yanı sıra önümüzdeki yaz vizyona girmesi planlanan bir de sinema filmi hazırlanıyor. Paramount Pictures ve Nickelodeon Movies işbirliğinde beyaz perdeye aktarılacak SüngerBob animasyonunun, “It’s a Wonderful Sponge (Muhteşem Sünger)” adıyla hayranlarıyla buluşması bekleniyor.

SüngerBob hakkında az bilinen gerçekler:

  • Dünya genelinde sosyal medyada her 4 saniyede bir SüngerBob konuşuluyor.
  • SüngerBob, tüketici ürünleri ile şirketine şimdiye kadar 13 milyar Dolar kazandırdı
  • Şimdiye kadar 5 ayrı Emmy Ödülü kazandı.
  • (Tom Kenny için Animasyonlu Programda Üstün Performans Ödülü (2018), Seçkin Çocuk Animasyonlu Serisi (2018), Ses Düzenlemesinde Üstün Başarı (2014) ve Üstün Özel Sınıf Animasyon Programı (2010). Ayrıca, animasyon alanındaki katkısı ve etkisi nedeniyle, 2018 Daytime Emmy Ödülleri’nde Stephen Hillenburg’a özel bir onur ödülü de verildi)
  • Adı literatüre geçti: San Francisco Eyalet Üniversitesi, 2011 yılında keşfettiği yeni bir mantar türüne onun adını verdi.
  • Pek çok kez hayat kurtardı. 2012 yılında ABD’de yer alan bir ada olan Long Island’ta bir kız çocuğu arkadaşını, SüngerBob’tan öğrendiği Heimlich manevrası ile boğulmaktan kurtarırken; Avusturalya’da okyanusta kaybolan bir adam, sarı SüngerBob mayosu sayesinde kurtarma helikopteri tarafından fark edilerek kurtarıldı.
Bi Vizyon

8 Gün: Ay’a İniş ve Geri Dönüş’ün Hikayesi

BBC’nin yapımcılığında hazırlanan 8 Days To The Moon and Back adlı belgesel, Ay’a 1969 yılında Apollo 11 tarafından yapılan ilk seyahati dünyada ilk kez orjinal ses kayıtlarını da kullanarak izleyicilerle paylaşıyor.

Bugün hala merak uyandıran ve gerçekleştiği dönemde milyonları etkileyen, insanoğlunun Ay’a inişinin hikayesi, BBC yapımcılığında yeniden yorumlanıyor. Yüksek kaliteli NASA görüntüleri ve kapsamlı haber yayınlarının kullanıldığı filmde, cesaretin ve beklentinin nasıl başarıyla sonuçlandığı anlatılıyor.

Bugüne kadar hiç yapılmayanın yapılarak astronotların orijinal ses kayıtlarının kullanıldığı 8 Days To The Moon and Back filminde izleyicilersekiz gün süren bu inanılmaz yolculuk sırasında Neil Armstrong, Edwin “Buzz” Aldrin ve Michael Collins’in tüm konuşmalarını duyma fırsatı bulacak.

Filmin birinci bölümünde astronotların yaşadığı zorluklara yer verilirken ikinci bölümünde Ay’a inişin heyecanlı dakikaları aktarılıyor. Orjinal görüntülerin de yer yer kullanılmasıyla astronotların deneyimledikleri sıra dışı hikayeye yer veriliyor.

BBC Earth’te yayınlanacak olan filmin birinci bölümü 18 Temmuz’da, ikinci bölümü 19 Temmuz’da saat 23.00’te yayınlanacak. ABD’den yıldızları izlemek isteyenler için de 20 Temmuz saat 21.30’da yayınlanacak olan filmle ilgili yorum ve bilgiler, sosyal medyada açılacak #8Days hashtag’inden takip edilebilecek.

Bi Vizyon

Avengers Endgame: Son Perdeye Doğru

Bu ayki yazımızda belki de yıl içinde tek film izleme hakkı olsa bunu seçeceği Avengers Endgame’den önce izlenmesi gereken filmlerden bahsedeceğim. Geçen sene 27 Nisan’da çıkan Avengers Infinity War’da Avengers ekibi oldukça zor bir durumda bırakmıştık. 26 Nisan’da Avengers Endgame’i izlemeden önce geçen senenin filmi zaten izlenmeli, peki derinlemesine konuyu girmek isteyenler ne yapmalı? Daha önceki yazılarımdda Marvel Film Stüdyosunun bu filmi çıkarmak için 10 yıldır film çektiğini ve bu büyük olaya hazırlamak için her film ile seyircinin bu filme giden yolu ilmek ilmek ördüğünden bahsetmiştim. Peki bu filmi saymazsak bu zamana kadar çıkmış 21 filmin hangileri izlenmeli? Eğer bir çizgi roman seversen ve kendini geek olarak tanımlıyorsan tabii ki tüm filmleri izlemek gerekiyor. Ancak bu liste ile büyük olay öncesi kim kimdir, gücünü nasıl kazanmıştır, hikayesi nedir bunu öğrenmek isteyene güzel bir rehber olacak. Bu sefer IMDB puanı değil kronolojik sıra ile filmlerimizi listeleyeceğiz. Hazırsak başlıyoruz…

Bu yazı, bikahvebikeyif mag Nisan 2019 sayısında yayımlanmıştır. Instagram: @sinepir<

12. Iron Man (2008)

Tony Stark, hem bir dahi hem de tam bir playboydur. Kendi ülkesinde teknoloji harikası füzeler ve silahlar üretmektedir. Afganistan’da yeni bir füzeyi tanıtırken esir düşer ve yaralanır. Onu kaçıranlar, kendileri için bir füze yapmasını isterler. Tony ise bunun yerine zırhlı bir giysi yapar. Bunu yapmaktaki amacı zekâsını kullanarak farklı bir kurtuluş yöntemini planlamaktır. Boş zamanlarını kadınlarına ayıran Tony’nin hayatı artık tamamen farklı bir şekle bürünmüştür.

Çizgi Roman Şirketi Marvel’ın kendi film stüdyosunu kurarak ilk çektiği film aslında bugüne gelmek için toprağa atılan ilk tohum diyebiliriz. Multimilyarder Tony Stark’ın  teknolojik silah satan, alkol ve kadınlara hayır diyemeyen bencil bir zenginden hayatını riske atmaya çekinmeyen bir kahramana dönüşmesini akıcı bir şekilde izliyoruz. Jon Favreau Tony Stark’a can veren Robert Downey Jr’un kendi hayatında da  karakterin yaşadığı benzer sıkıntıları uyuşturucu ile yaşadığını bildiği için iyi bir seçim olacağını düşünmüş ve bu karar tam yerinde olmuş. Robert Downey Jr adeta kitaptan çıkmış gibi Tony Stark’ı canlandırıyor.  

Film genel haliyle Tony’nin kişisel şeytanlarını alt etmesini konu alsa da  filmin sonunda ilk Avengers oluşumunun adımı güzel bir şekilde atıldığı için ilk etapta bu filmi izleyerek başlamak çok da yanlış olmaz.

11. Iron Man 2 (2010)

İlk filmin sonunda Tony Stark kendisinin Iron Man olduğunu tüm Dünyaya duyurmuştu. Bu eylemin doğal olarak sonuçları da oldu. Hem Amerikan Hükümeti hem de Ordu Iron Man zırhının sırlarını açıklaması için Tony’e baskı yapmaktadırlar. Bununla beraber Bu basın duyurusu ile Tony’nin babası Howard Stark’dan kalan günahların bedelini ödetmek için yeni bir düşmanın ortaya çıkmasına neden olur.

Özellikle seri film çekmek çok zordur. Hem devamlılık hem de yetki sürecinin kullanımı bir filmi rezil de edebilir vezir de. İşte biraz acemilikten olsa gerek Marvel Film Stüdyosu bu filmde yönetmeninden oyuncusuna karışarak neredeyse bir çuval inciri berbat edecekmiş. İlk filmde ses getiren Terrence Howard’ın ayrılmasından para nedeniyle neredeyse filmin baş kötüsü Mickey Rourke’un da ayrılmasına ve ileride oldukça söz sahibi olacak Nick Fury’i canlandıracak Samuel L. Jackson’ı üzmeye varan hareketler olsa da neyse ki film direkten dönmüş.

Eksileri var ancak artıları da bunları dengeleyen bir film Iron Man 2. Film bu kadar ortalamada ise listemizde ne işi var derseniz hem Natascha Romanoff nam-ı diğer Black Widow’un beyazperdeye ilk görünüşünü hem de kendisini görmesek de Thor’un gelişini müjdeleyen film olması ile listemizde yer almakta.

10.Thor (2010)

Evet bir sonraki filmimiz Avengers ekibinde kilit rol oynayacak olan Thor’un orijin hikayesini anlatıyor.

Öykünün odak noktasında, düşüncesiz tavırları yüzünden antik bir savaşı tekrar alevlendiren güçlü ve kibirli savaşçı Thor var. Dünya’ya sürgün edilen Thor, dünyada insanlar arasında yaşamaya mecbur bırakılmıştır. Asgard’ın en tehlikeli kötü adamı karanlık istila güçlerini Dünya’yı ele geçirmek için yollayınca kahramanımız Thor, gerçek kimliğini ortaya koymak için ne yapması gerektiğini öğrenecek ve yıllardır inişi çıkışlı ilişkisi olan kardeşi Loki ile mücadele edecektir.

Filmin kadro çok sağlam, yönetmen Kenneth Branagh yıllardır Shakespeare uyarlamalarıyla bilinen bu filmi yönetmek isteyince bayağı şaşkınlık yaratan bir yönetmen. Zaten stilindeki teatral tavır filmde hissediliyor. Mitolojik Tanrılar da olsalar söz konusu baba sevgisi olunca çocuklaşan karakterler oldukça güzel resmedilmiş.

Bu film de hem  evrende oldukça önemli rol almış Thor ve Loki’yi ve çok ufak bir sahnesi olsa da Hawkeye’ı  tanıtması hem de gene Marvel Sinema evreninde oldukça etkiye sahip Tesseract taşını tanıtarak misyonunu yerine getirmiş oluyor.

9. Captain America: The First Avenger (2011)

Bu filmimiz de Kaptan Amerika’nın orijin hikayesini bize sunuyor. Amerika Birleşik Devletleri 2. Dünya Savaşı’nda Nazi ordusuna karşı mücadele edebilmek için bir süper asker serumu geliştirir. Bu serumu deneyecek kişi ise normalde cılız kısa boylu olan Steve Rogers’dır.  Oldukça sorunlu bir deneme ile yapılan deney sayesinde süper asker haline gelen Steve Rogers Naziler ile olan savaşta en yakın arkadaşı Bucky ile Kaptan Amerika olarak yer alacaktır.

Sanırım bu listede yer bile alamayan The Incredible Hulk’dan (her ne kadar Hulk orijin hikayesi olsa da o kadar kötü ki film bu listeye alamadım)  sonraki en zayıf orijin filmi. Zaten Kaptan Amerika’ya verdiği (isminden belli olduğu üzere) mesajlardan dolayı hiçbir zaman ısınamadım ancak görevimiz gereği Avengers ekibinin bel kemiği olacak olan bu karakterin orijin hikayesini es geçmek olmayacaktır.

8. The Avengers (2012)

Sonunda Marvel Sinema Evreni oluşturulduğundan beri 4 yıldır bahsi geçen Avengers ekibinin ilk filmi de listemizde yer alıyor. Gerçeklik, Zaman ve Mekan kavramları üzerinde hakimiyet sağlayan Teseract adlı kozmik nesneyi ele geçirmek isteyen Yalanlar Tanrısı Loki uzaylı Chitauri ile işbirliği yaparak dünyayı istila eder. Bu istilayı durdurmak için sonunda büyük silahları devreye almasının gerektiğini düşünen Nick Fury Avengers ekibini ilk defa bir araya getirir.

Avengers bir çok karakterin bir araya gelmesi ile Marvel Sinema Evreni’nin o dönemki en yüksek puanını alan film. Tabii bu kadar ünlü oyuncunun karizmatik karakterleri oynaması, ilk defa işin mizah kısmına biraz daha öncelik verilmesi ve tabii ki Avengers Endgame’i konu alan olaylara neden olan Thanos’un ilk defa görülmesi ile seride oldukça önemli bir yere sahip the Avengers. Eğer orijin hikayeleri için vaktim yok diyorsanız bile mutlaka izlenmesi gereken bir film olduğunu belirtmeden edemeyeceğim.

7. Captain America: The Winter Soldier (2014)

Winter Soldier bu listede hem yeni olup hem de eski tarz aksiyon filmi öğelerine sahip tek film olduğunu söyleyebilirim. Film hakkında çok detay vermek hala izlememiş olanlar için süprizi bozmamak adına istemiyorum. Özetleyecek olursak tüm çabalara rağmen HYDRA adlı terör örgütü eylemlerine devam etmektedir ve bunun için Kaptan Amerika’nın zaman olarak uzak ancak kalbinde hala yakın bir yer etmiş bir kişiyi emelleri için kullanılmaktadır.

Bu film hakkında yazmak 4 aydır nasip olmadı ancak açık ara söyleyebilirim ki en iyi çizgiroman filmlerinden biridir Winter Soldier. Özellikle yakın dönemde filmin hikayesinden ve ciddiyetten oldukça uzaklaşarak espri yapma gayretinde olmadan ne demek istiyorsa ne anlatmak istiyorsa ekrana yansıtan nadir filmlerden bir tanesi Winter Soldier. Ayrıca adı üstünde seriye Winter Soldier ve Falcon gibi kilit karakterlerin tanıtılmasına da vesile olmuş oluyor. Özet listesi yaparken The Avengers’ı mutlaka izleyin diye yazmıştım, bu film de kısa listede ikinci sırada yer alması gerektiğini rahatlıkla söyleyebilirim.

6. Guardians of the Galaxy (2014)

Galaksinin Koruyucuları, evrenin kontrolünü ele geçirmeye çalışanları durdurmaya çalışan bir grup suçlunun hikayesini konu ediyor. Kendisine Star-Lord lakabını takan maceracı Peter Quill, esrarengiz bir küreyi çalınca güçlü, hırslı ve ihtiraslı bir kötü adam olan Ronan’la başı derde girer. Ronan’ın tek amacı küreyi ele geçirmektir ve bu hayali tüm evreni tehdit altına alabilir. Quill, ondan kurtulmak isterken bir anda kendisini birbiriyle hiçbir ilgisi olmayan uyumsuz bir ekibin içerisinde bulur; tehlikeyi yok etmek isteyen Star-Lord, silahlı bir rakun olan Roket, Rakun’un  yoldaşı olan ağaç kılıklı Groot, ölümcül yeşil kadın Gamora ve gözünü intikam hırsı bürümüş Yokedici Drax ile işbirliği içerisine girer. Galaksinin Koruyucuları olarak anılan bu beşli, evren için gerçekten tehlike arz eden bu kürenin gücüne ve peşindeki düşmanlarına karşı ne yapacaktır?

Galaksinin Koruyucuları gene kendi çapında ilklere yer veriyor. Hem ilk defa dünya dışı karakterlere (Thor’u saymazsak) yer veriyor hem de Iron Man, Captain America gibi gişesi garanti karakterlerin radarından çıkıp büyük bir risk alıyor. Ancak özellikle 80’lere yaptığı referanslar ve konunun ve işleyişin önüne geçmeyen esprileriyle Galaksinin Koruyucuları Marvel Sinema Evreni’ne oldukça güzel bir giriş yapıyor.

Film vizyona girdiğinde her ne kadar alakasız gibi gözükse de aslında şu an konumuz olan Avengers Endgame’e oldukça derinden bağlı bir film. Hem Thanos’un ailesinden karakterlerin hikayesini işlemesi hem de tüm bu soruna  yol açan Sonsuzluk Taşları hakkında seyirciyi aydınlatması ile misyonu oldukça önemli bir film Guardians of the Galaxy. Bu nedenle hem uzun listemizde hem özet liste dediğim listede olması gereken mutlaka izlenmesi gereken bu filmi şiddetle tavsiye ederim.

5. Avengers: Age of Ultron (2015)

Tony Stark ve Bruce Banner en son yaşanan uzaylı saldırısından sonra özellikle galaksiden dünyaya gelecek tehditlere karşı Ultron adında bir yapay zeka geliştirir. Programı tasarlarken Tony Stark Banner’den habersiz kendi karakteristik özelliklerini programa yükler. Ancak bu büyük bir hatadır, yeni oluşturulmuş egosu ve hızlı öğrenme yetisi ile Ultron insanlığın Dünyaya zararlı olduğuna karar verir ve tüm insanlığı yok etmek için harekete geçer.

Aslında Avengers adıyla çıkan filmler arasındaki zayıf halka diyebiliriz Age of Ultron için. Ancak gene son hikayede önemli yeri olan Vision karakterini bize tanıttığı ve Ultron’un yaratılması konusunda yaşanan fikir ayrılıkları ile ekip arasında ilk defa çatlakların oluşmasını izlemek ve tüm bunlar olurken büyük resimde Thanos’un parmağı olduğunu fark etmek için izlenmesi gereken bir film Age of Ultron.

4. Captain America: Civil War (2016)

Avengers Age of Ultron’da yaşananlar ve ardından Crossbones adlı teröristi yakalarken yaşanan sivil kayıplar nedeni ile Avengers aleyhine kamuoyu oluşur. Tony Stark Amerikan hükümeti ile anlaşıp devlete bağlı bir ekip için kayıt yasasını savunmaya başlar. Tüm hayatı boyunca belirli ideallerle yaşayan Steve Rogers ise bu fikre kesinlikle karşıdır. Bu fikir ayrılığı fikirsel çatışmadan fiziksel çatışmaya uzanır. Tüm bunlar olurken Tony Stark’ın babası ile alakalı bir gerçek Tony ile Steve’in arasının uzlaşılmayacak bir biçimde açılmasına neden olacaktır.

Her ne kadar sıkı çizgi roman severleri bu film memnun edemese de (hikayenin baz alındığı çizgi roman serisinde belirtilen savaşa neredeyse Marvel evrenindeki iki yüzden fazla karakter katılırken beyazperdedeki versiyonda bu sayı yirmiyi geçmediği için) misyonunu yerine getiren bir film Civil War.  Asıl tehlike gelmeden yaşanan son ayrılığı detaylı anlatması, asıl hikayede önemli yere sahip olan hayali Afrika ülkesi Wakanda’yı ve tabii ki ülkenin kralı Black Panther’i tanıtması, son olarak da gene tüm çizgi roman sevenlerin heyecanla beklediği ve en çizgi romana uygun olan Örümcek Adam’ın yuvaya döndüğü ilk film olarak hayranların beklentilerini kesinlikle karşılamakta.

3. Black Panther (2018)

Civil War’da tanıştığımız  T’Challa memleketi Wakanda’ya Babasının ölümünden sonra geri döner ve tahta geçer. Babasının boşluğunu doldurup dolduramayacağı konusu tartışılırken Wakanda dışından ama babasının geçmişinin içinden bir hata Wakanda Krallığına tehdit oluşturur.

Film bir kere her aksiyon ve çizgi roman seveni tatmin edecek türde. Wakanda’nın renkli atmosferi, eksantrik kabileleri, tadında mizahı ve özellikle James Bond’dan fırlamış hissi veren kumarhane sahneleri ve gene Bondvari çeşitli büyük şehirlerde geçen sahneleri ile öne çıkıyor. Killmonger rolündeki Michael B. Jordan da öyle bir hırslı oynamış ki daha önce rol aldığı bir önceki Marvel Filmi Fantastic Four  rezaletinden sonra beyazperdeden tüm acısını çıkarmış sanki. Eric Killmonger’ı biraz da mazlumları  ülkece sevdiğimizden olacak biraz sempatik bulduğumu söyleyebilirim.

Film Avengers Infinity War’da sıkı bir savaş alanı haline gelecek olan Wakanda’ya detaylı bir bakış sağladığı ve Winter Soldier’ın akıbetini detaylı bir şekilde gösterdiği için bu listeye girmeye hak kazanmış oluyor.

2. Avengers: Infinity War (2018)

Teknoloji ile beraber gelen çizgi roman filmleri akımı hakkında genel bir bakışı Black Panther hakkında yazarken bahsetmiştim biraz. Bu nedenle tekrar aynı konulara girmeyeceğim. Ancak 2018 yılında çımış yalnızca bir tane çizgi roman uyarlaması film hakkınız olsa izlenmesi gereken, 10 yıldır çekilen tüm Marvel Sinema Evreninin listemiz boyunca belirttğim gibi filmlerinin izleyiciyi hazırladığı film Endgame’den önceki son çıkış olarak tanımlayabiliriz.

Güzel detayları, Josh Brolin’in enfes oyunculuğu ile Thanos diye bağırttıran meraklısı için sinema dünyasında Godfather neyse  olan şahane bir film olmuş. Üstelik  yer yer mizah düzeyi artsa da biraz da daha küçük yaşta izleyiciyi çekmek adına yapılan “bol espri yapam cıvık olam” hatası yapılmamış oturaklı bir film olmuş. Finaldeki şaşırtıcı son aslında Harry Potter’da Yüzüklerin Efendisi’ne bir çok seride yapılan “arkası yarın” tadını güzel vermişti. Tek eksisi birkaç karakter dışında neredeyse 10 yıldır çekilmiş tüm filmlerde oynayan karakterlerin filmde yer alması ara sıra tempoyu düşürmesi ki bu kadar büyük bir yapımda bu kabul edilebilir bir durum.  Listemizin konusu olan final filmi için ise heyecanla beklemekteyiz.  Infinity War’ı bir final yazısı gibi yazdım ancak filmi izleyenlerin şıp diye anlayacağı son filmimize şimdi geçebiliriz.

  1. Captain Marvel (2019)

Film, Carol Danvers’ın Captain Marvel’a dönüşümünden değil, Carol Danvers’ın Captain Marvel olarak dünyaya düşüşünden ilerliyor. Süper güçlere sahip, güzel bir kadın olarak dünyaya düşen Carol Danvers, gezegeni keşfettikçe kimi görüntüler hatırlamaya başlar. Geçmişte gezegenimizde yaşadığını ve burada bir hayatı olduğunu hatırlamaya başlayan genç kadının güvenebileceği tek kişi ise SHIELD çalışanı Nick Fury’dir. Geçmişini keşfettikçe kendine dair bilmediği yeni detayları keşfeden süper kahraman, bir yandan da şekil değiştiren düşmanları Skrull ırkı ile onu ölümden kurtararak kendileri gibi güçlü yapan erdemli Kree ırkı arasındaki savaşta önemli bir rol oynamaktadır. İki ırkın Dünya gezegeni üzerindeki savaşında bir taraf seçmek zorunda kalan Carol, bir süper kahraman olmanın gerçek anlamını keşfedecektir.

Infinity War’ı izleyenler en son Fury’nin çağrı cihazında bir logoyu görmüştür. İşte o çağrıyı kime attığının cevabını bu film ile alıyoruz ve Avengers: Endgame’e tam anlamıyla

Bi Vizyon

Meraklıları Bayılacak: En İyi Soygun Filmleri

Geçtiğimiz ay tanıştığımızda BiKahveBiKeyif’de değişik tarzda filmler hakkında konuşacağımızı belirtmiştim. Şimdi kısa yoldan para kazanmayı hedefleyen bunun için kanunları birazcık çiğnemekten beis görmeyen karakterleri içeren bir listemiz bizi bekliyor. Bu listemizde geçen seferki gibi katı kriterlerimiz yok. Yani klasik banka soygunu içeren bir listemiz bulunmuyor. Eski- yeni fark etmeden temasında bir soygun içeren- ki bunun ille bir banka soygunu olması gerekmiyor-   hikâyede önemli bir yerinde -belki de tek bir sahne de olabilir-soygun olan filmlerden ya da işe hırsızlıkla başlayıp daha kötü bir karaktere dönüşen ya da mesleği hırsızlık olup başlına türlü türlü bela gelen karakterlerin olduğu filmlerden bahsedeceğiz. Bunların bazıları defalarca izlediğim klasiklerden bazıları ise bu liste şerefine yeni izlediğim filmler olacak ama hepsinde anlatılan kusursuz planlara hayran kalacak, yaşanılan aksiliklere karakterler ile beraber hop oturup hop kalkacaksınız.

Eğer herkes kahvelerini eline alıp meraklandıysa geri sayımımıza başlıyoruz… Yazı: Emir Bozkırlı Instagram:@sinepir

10. Bad Times At The El Royale

Bol yağan yağmur, filmin geçtiği otelin lobisinde geçen bol kahve fincanları, kesişen hayatlar, tekinsiz karakterler, ters köşe sahneler. Bol suç içerikli, film noir tarzını seven biri daha ne ister bilemedim.

Filmimizin konusuna gelecek olursak vakti zamanında daha güzel günler görmüş bir otel olan El Royale’e yağmurlu bir akşam birbirini tanımayan yabancılar kalmaya gelir. Uzun zamandır bu kadar rağbet görmeyen otelde hareketli bir gece bu yabancıları beklemektedir.

Bu tür çok karakterli filmlerin en büyük handikabı filme izleyici çekmek için birbiri ile yarışacak benzer aktörleri filme kattığında oluşan rol çalma savaşı nedeni ile bazı şeylerin abartılı beyaz perdeye yansımasıdır. Ancak bu filmde bu duruma rastlanmıyor. Ne de olsa tüm oyuncular Jeff Bridges gibi bir duayenle aşık atamayacağını ya da Chris Hemsworth ve Jon Hamm gibi iki farklı kulvarda olan yakışıklının birbiri ile rekabet edemeyeceği ortada. E güzel kız, çatlak kız, Afro Amerika kökenli yan karakter ve garip görünümlü filmin sonuna doğru kesin bir şey yumurtlayacağı belli metod oyunculuğu ile canlandırılan yan karakter kontenjanları da güzel bir biçimde doldurulduğu için belki oyunculuk yoksunu Dakota Johnson hariç hiç bir karakter sırıtmıyor.


Filmdeki tüm karakterler tekinsizlik halini çok güzel yansıtmış. 
Ev aletleri satıcısı, rahip, blues vokalisti ya da otel görevlisi gibi normalde gayet masumane mesleklere sahip bu insanların her biri farklı bir kişi olabilir. Filmin sonuna kadar bu gerilim başarılı bir şekilde korunmuş. Soygun bu filmin neresinde diye sorulan soruları duyar gibiyim. Film hakkında çok renk vermek istemediğim için haddinden fazla bilgi vermedim ancak yukarıdaki belirttiğim karakterlerden bir tanesinin aslında banka soyguncusu olduğunu ve enfes flashbackler ile o anlara dönüldüğünü şu an için ise soygundan kazandığı paranın yerini bilmediği için avare avare dolaştığını söylersem çok da renk vermiş sayılmam.

Sonuç olarak bol entrikalı bu filmi tüm sinemaseverlere tavsiye ediyorum. Ayrıca bu kadar şatafatlı bir isme sahip olan bir film ne kadar kötü olabilir değil mi?

9. Ant-Man

Şimdi tema soygun olsa da işin içinde ahlaki değerleri olan bir hırsızın olduğu bir çizgi roman filmini koymazsam olmazdı.  Filmin kısaca konusuna gelecek olursak, kahramanlık günleri geride kalmış olan ve zamanında geliştirdiği küçültücü kostüm ile Amerikan Hükümeti için askeri görevlere çıkan Hank Pym’in bu icadı tehlikeye girince ekibi ile soygun yapan, hapisten yeni çıkmış Scott Lang ile gönülsüz bir iş ilişkisi kurar. Scott hiç kimse için olmasa bile her şeyden çok sevdiği kızı için hayatındaki belki en bilimsel soygunu gerçekleştirecektir.

Filmin bence en büyük başarısı süper kahramanlık öğelerini bir soygun filmine güzel bir biçimde harmanlamış olması. Tabii buna yapım şirketi ile tartışmaları nedeniyle filmin çekimlerinden ayrılan ve şu an künyede yer almayan ancak başka bir filmle (Baby Driver) listemizde yer alan Edgar Wright’ın büyük oranda senaryoya dahil olması ve filmin büyük bir çoğunluğunu yönetmiş olmasının etkisi büyük. Birçok başarılı filmdeki çok iyi duayen oyuncunun (Michael Douglas) can verdiği karakterin koçluğu ile az ünlü oyuncunun (Paull Rudd) oynadığı zamanında hafif suçlara bulamış ancak özünde iyi olan oyuncunun tatlı sert atışmaları, büyük tartışmalar ile tanıştığı kadın oyuncunun (Evangeline Lilly) canlandırdığı aile sorunları nedeniyle bağlanma problemi yaşayan karakterin esas oğlana aşık olması, daha önceki filmlerinde değişik yan karakterlerde oynamış sonunda bir filmde daha önemli bir rol elde etmiş  oyuncunun (Corey Stoll) rol aldığı iyi gibi görünen ama aslında kötü olan karakterin eski akıl hocası ile mücadelesi gibi formüller iyi kullanıldığı için başarılı bir film olmuş.  Tek eksi yanı Corey Stoll’un biraz zayıf kalması ancak olacak o kadar. Çizgi roman filmlerini hiç izlemediyseniz bile izlenebilecek tatlı bir soygun filmi var karşımızda. Özellikle  biraz büyük (9-10 yaş diyelim) çocuklara sahip aileler için güzel bir vakit geçirici film olmuş. 

8. Kiss Kiss Bang Bang

Çok bilinmeyen ama filmin efektleri ile değil de hikayesi ile iş yaptığını gösteren bir film Kiss Kiss Bang Bang.

Ufak işlerin adamı olan ve asıl işi hırsızlık Harry bir soygun yaparken işler hesapladığı gibi gitmez  ve kaçar, girdiği binada bir film için deneme çekimleri yapılmaktadır. Yapımcılar Harry’i beğenirler, böylece Harry’e şöhret kapısı açılmış olur. Yapımcıların kendisine verdikleri rol dedektifliktir. Rolüne hazırlanırken eski aşkı Harmony ile de karşılaşıp ona kahraman olduğunu kanıtlamaya çalıştıkça işler iyice sarpa sarar.

Yukarıda üstü kapalı bir açıklama yaptım konusuyla ilgili ancak bu film bu kadar da basit bir film değil elbette hatta oldukça karışık bir film örgüsü olduğunu ama mizah yönü gelişmiş izleyicilere resmen bir espri şöleni yarattığını söylemeliyim.  Robert Downey Jr. ve Val Kilmer resmen döktürmüş. Robert Downey Jr. bir röportajında bu filmin yer aldığı en sevdiği filmlerden biri olduğunu belirtmiş. Çünkü uzun zaman süren alkol ve uyuşturucu rehabilitasyonundan sonra rol aldığı en önemli karakter bu filmdeymiş ve bu filmdeki performansı sayesinde şu an milyon dolarları kazandığı ve popülaritesine popülerlik kattığı Iron Man-Tony Stark karakteri için teklifi bu filmdeki performansı için kendisine teklif etmişler.  Zaten belki biraz vefa borcunu ödemek için olacak ki normalde senarist kimliği ile (Cehennem Silahı Serisinin 4 filminin senaristi de olan) Shane Black pek film yönetmese de Iron Man 3 filminin yönetmenliğini yapmasına da ön ayak olmuş Robert Downey Jr. 

Film Hollywood’u eleştirirken asıl soyguncuların yüzünde maske, sırtında çuval olan mesleği “hırsızlık” olan kişilerin değil de daha legal gözüken kişilerin olduğunu anlatırken bazı yerlerde gözlerden yaş gelene kadar gülme ihtimali var (örnek: rus ruleti sahnesi).  Birçok alanda ilerleyen filmi izlememiş olanlar mutlaka izlesin derim. IMDB puanı 7,6 olarak yazdım verilere dayanarak ancak benim gözümde 8,6 puanı olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim.

7. Baby Driver

Bir insanın hobisi sinema olunca her tür filmi izlemeye çalışır ancak tabii ki favorisi de bulunur. Şahsen İngiliz filmlerini özellikle de İngiliz Suç filmlerini severim. İşte bu filmde bu janrın önde gelecek örneklerinden biri olduğunu düşünüyorum. Yönetmen Edgar Wright zaten daha önce Shaun of The Dead, Hot Fuzz ve Scott Pilgrim Vs. The World filmleri ile hangi tarzda film çekerse bu tarzı bir tık farklılaştırdığını göstermiş bir yönetmen.  Shaun of The Dead bir zombi filmiydi ama nasıl yani dedirten birçok yönü vardı. Hot Fuzz sözüm ona bir polisye idi ancak yer yer karınları ağrıtacak kadar komikti. Scott Pilgrim Vs. The World daha hangi köşeden dönsen karşına bir çizgi roman filmi çıkmadığı dönemlerde çekilmiş oldukça sıradışı bir çizgi roman filmiydi.  İşte bu filmler sayesinde Edgar Wright kardeşimiz yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır demiş ve Baby Driver gibi mükemmel bir film çekmiş. Konusuna gelecek olursak kısaca şöyle: 
Baby genç yaşına rağmen oldukça deneyimli bir sürücüdür. Genç görünümü yüzünden Baby lakabını alan genç sürücümüz daha 12 yaşında iken suç dehası Doc’un kanatları altına girer. Banka soygununun ardından kaçış için sürücülük yapan Baby Doc’un normalde yaptıkları işlerden daha üst düzey bir soygun planladığında yolu psikopat bir ekip kesişir ancak girdiği bu iş başarısız olmaya mahkûm bir soygundur. İşler ters gittiğinde kurtarması gereken sevdiklerinin yanında olması gerekecektir.

Filmde kere film boyunca harika şarkılar dinliyoruz.  Film sıfır CGI yani özel efekt içeriyor ki bu nedenle eski usul aksiyon sevenlerin sahnelere bayılacağını düşünüyorum.

Oyuncular ise gerçekten takdire şayan. Psikopat Bats rolüyle Jaime Foxx, maskülen çekiciliğini Mad Men’de birçok izleyici ile tanıştıran Buddy rolü ile Jon Hamm, Baby’nin kalbini küt küt attıran  Debora rolü ile açıkçası ilk defa izlediğim ve beğendiğim Lily James yan rollerde oldukça iyiler. Tüm suçların beyni, kendi çocuğunu bile suça dâhil eden ama bir o kadar da babacan Doc rölüyle şu an özel hayatında yaptığı bazı edepsiz şeyler nedeniyle sevilmeyen ancak bunun için dahi olsa performansa laf söylenmeyecek Kevin Spacey ve adı gibi bebek yüzlü olan Baby rolü ile Ansel Elgort  resmen birbirini tamamlamış. Her sahnede gencinden yaşlısına birbirinden rol çalarak şahaneler yaratmışlar.

Edgar Wright bu film için 1995’den beri uğraştığını belirtmiş ve kendisinin şaheseri olduğunu belirtmiş. Gerçekten de özenilerek yapılmış bir film. Hatta bunu bir örnek ile taçlandırsak Baby’nin ekibe kahve aldığı açılış sahnesi tam 28 kere çekilmiş ve 21. çekimde karar kılınmış.  Kahve demişken evet Baby Driver listemizin bir numarası olmayacak ancak listemizin en kahve dostu filminin bu olduğunu düşünüyorum. Filmi izledikten sonra bana hak vereceksiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=dw3F9lfA21Y

6. Drive

Bazı filmler vardır, repliği ve aforizması boldur. Filmi izledikten sonra bir düzine kişi sosyal medyada kullandıkları kullanıcı adlarını değiştirirler, “Durumum” ya da “Ne düşünüyorum” sekmesine filmden alıntılar yaparlar. Ancak bazı filmler de vardır ki karakterlerin çok konuşmalarına gerek olmaz, karakterin yaptığı bir mimik, o esnada arka planda çalan müzik, önemsiz gibi görünen ama sahnenin sağ köşesinde görülen bir adam tüm hissiyatı bünyenize almanıza yeter. İşte bugün hakkında konuşacağımız film bu tarz olacak.

Adı bile bilinmeyen (filmde ya Sürücü ya da Çocuk diye sesleniyorlar karaktere) ancak söz konusu otomobille alakalı bir konu oldu danışılacak genç bir adam. Gündüzleri tamirhanede çalışmakta, ara ara filmlerde dublörlük yapmakta ve en önemlisi geceleri soygunlar için kaçış arabasını ustaca kullanıp şoförlük yapmaktadır. İllegal işlerden ortalama üstü bir para kazanmasına rağmen küçük bir apartman dairesinde mütevazı bir hayat yaşamaktadır. Her hikâyedeki düzeni bozulan adamın yaşayacağı gibi küçük bir çocuğu olan güzel komşusu Irene ile yakınlaşmaya başlar ve hem kadınla hem de çocukla bir bağ kurar. Ancak hapisten yeni çıkmış ve tehlikeli adamlara borçlanmış Standard’ın hayatlarına tekrar girmesi ile işler karışık bir hal alır. Sürücü, Irene ve çocuğunun zarar görmemesi için Standard’ın yapacağı bir soygunda sürücülük yapmayı kabul eder.

Konuyu okudukça içinizde bir sıkıntı oluştu değil mi? Ama hiç öyle değil, film aynı hayat gibi her türlü duyguyu yaşatıyor insana. İstese deli gibi hızlı gideceği yollarda şahane müziklerle gece şehir ışıklarındaki araba sürüş sahneleri en huysuz bebeği bile uyutacak cinsten. Sürücü ile Irene’in Sürücü’nün tehlikeli bir kişilik olmasına rağmen masumane yakınlaşmaları, şoför koltuğunda yapamadığı şey olmayan Sürücü’nün Irene’i görünce elini kolunu koyacak yer bulamaması gibi çok güzel detaylar var.

Tüm bu tatlı sahnelerle beraber söz konusu suç dünyası olunca oldukça sert sahneler de mevcut. Amerika’daki ilk filmi olan yönetmen Nicolas Winding Refn’in şiddet sahneleri için vakti zamanında oldukça ses getiren Irreversible’ın yönetmeni Gaspar Noe’den tavsiye aldığını belirtmekte yarar var.

Oyuncular ise az-çok rol demeden herkes birbirinden rol çalıyor. Yakışıklılğının arkasına saklanmayan türlü türlü yeniliklere açık olduğu için başarılı bir oyuncu olan ve bence bizim jenerasyonun (yaşımızı da belli ettik) Brad Pitt’i olan Ryan Gosling zaten tek başına filmi sırtlıyor. Kendisine bu süreçte masumane Güzelliği ile Carey Mulligan, aslında kötü olsa da bir şekilde kendini sevdiren Sürücü’ye baba figürü olarak en yakın kişi olan Shannon rolü ile Bryan Cranston, kötü adam kontenjanını hakkıyla dolduran kendi aralarında Ying Yang gibi çalışan Albert Brooks ve Ron Perlman ile adeta bir şölen izliyoruz.

Sonuç olarak bu materyalist sahneleri metaforlarla (Sürücünün sırtında akrep baskısı olan montunun bile anlamı var) harmanlamış, hem dingin hem vahşi olan, sinema okullarında ders diye gösterilmesi gereken ve zamanında 64. Cannes Film festivalinden En İyi Yönetmen Ödülü’nü hakkı ile kazanıp dönen bu filmi tüm sinemaseverlere tavsiye ediyorum.

5. Ocean’s Eleven

Oyuncular: George Clooney, Brad Pitt, Julia Roberts, Matt Damon, Andy Garcia

Listemizde teması soygun olan ya da filmin önemli bir yerinde soygun olan filmler olacağını belirtmiştim. O yüzden komedi soslu aksiyon, süper kahraman filmi vs gibi örnekleri de listemizde saydım ancak bu listenin olmazsa olmazı klasik soygun filmlerinden de koymazsam olmazdı. İşte Ocean’s 11 bu nedenle mükemmel bir örnek ve bir çok istisnayı da içinde barındırıyor. Öncelikle genelde yeniden çekilen filmler kötü olur. İlk Ocean’s 11 1960 yılında Dean Martin ve Frank Sinatra gibi o dönemin süper starları ile çekilmiş güzel bir film mevcut. İşte 2001 yılında şahane bir kadro ile yeniden çekilen film şaşırtıcı bir şekilde çok güzeldi. Gelelim ikinci konumuza, şahane kadro demek normalde tek başlarına filmleri sırtlarında taşıyan oyuncular demektir. Bu filmde de aynı şey geçerli olur. George Clooney, Andy Garcia, Brad Pitt, Matt Damon, Julia Roberts ve daha nicelerinin olduğu bir ortamda kavga dövüşün çok olacağı düşünülür. Hâlbuki bu kadar egosu yüksek bir ortamda o kadar güzel bir uyumla oynayan yıldız oyuncular gerçekten şaşırtıyor. Tabii bu başarıda yönetmen Steven Soderbergh’in payı oldukça büyük. Filmi başından sonuna güzel bir şekilde çekip çeviriyor.

Filmimizin konusuna gelecek olursak hapisten yeni çıkmış Danny Ocean hayatının en büyük vurgununu yapıp artık yasal olmayan bir hayattan çıkmak istemektedir. Bu nedenle gelmiş geçmiş en soygunu planlar. Hedefi Terry Benedict’e ait olan Las Vegas’daki en büyük üç kumarhaneden 150 milyon doları çalmaktır. Bunun için hepsi kendi alanında uzman 11 kişilik bir ekip kurar.

Söz konusu Las Vegas gibi bir günah şehri olunca, neredeyse herkesin ekranda görmeyi sevdiği yakışıklı adamlar, güzel kadınlar, lüks yaşam ve pahalı arabaların etrafında dönen güzel bir soygun filmi olmuş Ocean’s 11.  Üstelik bu listedeki filmler arasında şiddeti ön plana çıkarmayıp aklın öne çıktığı yegâne film olarak duygusal film izlemekten sıkılmış, artık eşleri ile de bir aksiyon filmi izlemek isteyen erkekler için uygun bir film var. Ocean’s 11’den sonraki devam filmleri çok başarılı olmasa da ilk film mutlaka tüm film severler tarafından izlenmesi gerek olduğunu düşünmekteyim.

4. Heat

Listemizin yukarılarına gittikçe sıcaklık iyice artıyor.  Posteri görüp oyuncuların ismini gören özellikle 40 yaş üstü sinema severler hafifçe bir titrer gibi oldu farkındayım. Çünkü Heat sinema dünyasında bazı şeyleri allak bullak eden bir film.

Yaptığı her soygunu ince detaylarla planlayan Neil McCauley genelde kendi gibi uzman bir ekiple çalışan milyon dolarlık soygunları tercih eden profesyonel bir hırsızdır. Vincent Hanna ise hırslı, şehrinde yaşanan soygunların ve şiddet sarmalının sona ermesini isteyen bir polistir. McCauley’in son işinde ekibinden birinin yaptığı hata yüzünden Hanna’nın radarına girmiştir. McCauley ya her şeyi bırakıp kayıplara karışacak ya da son bir defa hayatının vurgunu yapıp emekliye ayrılacaktır.

Bir kere poster her şeyi anlatıyor. Al Pacino ve Robert De Niro gibi iki usta Godfather 2’den sonra (ki o filmde oynadıkları rol gereği hiç bir sahnede birlikte gözükmemişlerdi) ilk defa aynı karede izleme şansını bu filmde kazanıyoruz. Özellikle iki ustanın lokantada karşılıklı kahve içtiği sahnede heyecandan kendi kahvemi yerlere döktüğümü söylemeliyim. İkincisi döneminin gerçekten ötesinde çatışma sahneleri olan heyecanlı bir film izliyoruz. Hatta bu sahneler o kadar gerçekçi bulunuyor ki yönetmen Michael Mann’ın gerçekçi çatışma sahneleri hala birçok gerçek polis eğitimlerinde kullanıldığı bilgisini vermekte yarar var. Üçüncüsü filmin hikayesi o kadar güzel ki iki saat elli dakika nasıl geçiyor anlamıyorsunuz bile. Tabii ki bunda Michael Mann’ın usta senaristliği ve hikâyeyi gerçekten tanıdığı bir polisin daha önce tanışmış olduğu bir suçlu ile yaşamış olduğu mücadeleyi temel almasında çok büyük pay var. Boşuna Michael Mann denilince akla gerçekçi filmler gelmiyor.

Bazı filmler zamansız oluyor. İşte Heat de her ne kadar 1995 yapımı olsa da 2019 yılında da 2029 yılında da izleseniz ölümsüzlüğünden hiçbir şey kaybetmeyecek. Bu nedenle hala izlememe gibi bir durumda iseniz hiç vakit kaybetmeden izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.

3. Snatch

Yazılarımın çoğunda ne kadar suç filmlerini, özellikle de İngiliz yapımı suç filmlerini sevdiğimi belirtmiştim. Ancak bunun başlangıç noktasından hiç bahsetmemiştim. İşte şu an bu sevgimin nedeni olan film hakkında bir şeyler yazma zamanı geldi. Filmi sanırım 8 kere izlemiştim. Aslında şu an yazımızın başında bahsettiğim “defalarca izlediğim” filmlerden birindeyiz. Sizin için filmi 9. sefer izledikten sonra hislerimi kaleme dökme zamanı geldi.

Kendi halinde lisanssız boks maçlarında bahis oynatan Turkish (karakterin takma adı değil gerçek adı ve ben neden adının bu olduğunu bu izlememde fark ettim) ofis olarak kullandığı karavanın artık hurdaya dönmesinden dolayı iş arkadaşı Tommy’i karavan satışı yapan çingenelerin parkına gönderir. Karavan işi ile ilgilenen Mickey’nin usta bir boksör olması ve Tommy ile beraber parka gelen Gorgeous George ile münakaşaya girmesi birçok kişi için sonun başlangıcı olur. Bu sırada kumar tutkunu usta hırsız Franky Four Fingers 84 karatlık bir elmas çalmıştır ve bunun haberi Londra’nın yeraltı dünyasında kulaktan kulağa yayılır.

Çok karakterin olduğu filmlerde hep havada kalmışlık hissi vardır. Ancak Guy Ritchie o kadar güzel olay akışını birbirine bağlıyor ki her karaktere ekranda çok az bir süre kalsa da tüm karakterlerinin tüm özelliklerini izleyici anlayıveriyor. Bir çatışmada altı kurşunla vurulmasına rağmen hayatta kalıp kendisini vuran kurşunları dişlerine kaplatan Bullet Tooth Tony’nin aslında hayvansever olması ve Madonna sevmesi, belki film tarihindeki en antipatik kötü adam olan Brick Top’ın kahvesine şeker istendiğinde “Hayır, ben kendim yeteri kadar şekerim” derken aslında içinde bir espri makinesinin olduğunu rahatlıkla görüyoruz.


Beni bıraksanız tüm filmi sayfalara dökeceğim o yüzden hem konunun hem de karakterlerin hepsinin üzerinden geçemeyeceğim. Ancak artık bol efektli filmlerde görmeye alıştığımız Jason Statham’ın Guy Ritchie’nin de desteği ile piyasaya çıkış filmi olması ve Brad Pitt’in Lock Stock And Two Smoking Barrels’ı izledikten sonra mutlaka bir Guy Ritchie filminde oynamak istemesi üzerine yönetmeni araması, Ritchie’nin sırf Brad Pitt için Mickey karakterini yazması ve bu filmden önce Fight Club’da da bir dövüşçüyü oynadığı için başka şartlarda istemese de Brad Pitt’in rolü kabul etmesi filmin önemli detaylarından.

Sonuç olarak bu filmi izlemeden kimse güzel bir soygun filmi izledim diyemeyeceğini belirtmek isterim. Hem aksiyon sevenler hem de aksiyonun içinde biraz da kara komedi olsun diyenler kesinlikle kaçırmamalı.

2.Cidade De Deus

Oyuncular: Alexandre Rodrigues, Leandro Firmino da Hora, Seu Jorge 

Evet bu sefer çook uzaklara gittim farkındayım. Aslında dilini anlamadığım filmlerden çok hoşlanmam ancak bu öyle bir film ki filmin diyaloglarına çeviren çevirmene körü körüne güvenip kendimi defalarca filmi izlemiş olduğumu belirtmeliyim.

Rio De Janeiro’nun kenar mahallelerinde   biri yaşadığı ortamın bir parçası olan suça hiç bulaşmayarak hayatına devam ettirerek fotoğraf sanatçı olan, diğeri ise ufak tefek hırsızlık ve soygunla başlayıp çok daha kötü suçlara karışan ancak beraber büyümüş iki çocuğun hikayesini izliyoruz. Filmin hikayesi binlerce kilometre ötede geçse de oldukça etkileyen global bir film var karşımızda.  Atmosfer harika, Rocket, Benny, Knock Out Ned, Havuç (hayır düşündüğünüz kişi değil ) gibi birbirinden arıza karakteri ile bolluk yaratılmış ama o kadar karakterden dolayı filmin bütünlüğü kesinlikle bozulmamış aksine her karakterin birbiri ile bağlantısı bir nakış gibi işlenmiş.  Bu kadar çarpıcı bir filmin gerçek olaylardan uyarlanması  ise insanı şok ediyor. Mesela Li’l Zé gibi bir delinin gerçekten yaşamış olması o kadar katliamı yapması insanın kanını donduruyor. Brezilya’da hala hırsızlık, soygun, bireysel silahlanma ve insanlarının birbirlerini katletmesi hala en büyük sorun. Yılda 40000 insan bu tür olaylarda hayatını kaybediyor olması gerçekten üzücü. Filmimizin bu listeye girmesinin nedeni ise filmdeki banka soygunu sahnesinin aslında çok büyük olaylara gebe olması. Bu kadar önemli bu sahnede ne olduğunu merak edenler ise filmi izlemesi gerekecek. Ancak buna kesinlikle pişman olmayacağınızı söyleyebilirim.

1. Pulp Fiction

Listemizin birinci filmi için bana hitap eden özel filmlerden biri olması tesadüf değil.  Quentin Tarantino benim için gerçekten özel bir yönetmen. Sinema endüstrisine girmeden önce film kiralama dükkânında çalışması sinema külliyatını yalayıp yutmasını sağlamış. Bu nedenle şu an hakkında yazdığım Pulp Fiction gibi suç filmi de çekse, Uzak Doğu esintili Kill Bill de olsa ya da Vahşi Batı temalı Django : Unchained gibi hangi türde film çekerse çeksin gerçekten harikalar yaratıyor.  Kimisi için filmlerinde gereksiz konuşma çok mevcut ancak o kadar çok detay mevcut ki kılı kırk yaranlar için adeta zevk şöleni olduğunu söyleyebilirim.

Bana kalsa tüm filmlerini tek tek buraya yazarım ki aslında bu listeye rahatlıkla Rezervuar Köpekleri’ni de koyabilirdim ancak bir yönetmenin iki filmini birden koymak belki torpil iddialarını öne çıkartır diye koymadım 

Öncelikle nedir Pulp Fiction? Özetle edebi değeri pek olmayan karakterlerin de ahlaki olarak çok ahım şahım olmadığı hikâyelere verilen genel ad. Hal böyle olunca adını alan filmin karakterleri de çok da gerçek hayatta etkileşimde olmak istemediğiniz karakterler oluyor. Çok spoiler vermek istemem ancak birkaç karakterden bahsedersem ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız: Patronları için adam vuran tetikçiler, karı koca soyguncular, para için maçı hile ile vermesi gereken boksörler, mesleği cesetten kurtulmak olan profesyoneller ve daha niceleri. Çok spoiler de vermek istemiyorum o yüzden pek renk vermedim film hakkında ancak Bruce Willis, Samuel L Jackson, John Travolta, Christopher Walken, Uma Thurman, Harvey Keitel, Tim Roth ve Ving Rhames gibi kalbur üstü oyuncuların performansta zirve yaparak can verdiği bu kadar çok karakterin yolu Tarantino’nun ilmek ilmek ördüğü senaryo ile öyle güzel kesişiyor ki 154 dakikalık film nasıl geçti anlaşılmıyor bile. Bu film bu listeye neden girdi derseniz filmin girişinde ve finalinde bulunan (gene spoiler vermemek için anca bu kadar söyleyebiliyorum) bol kahveli lokanta soygunu diyebilirim.

1990lar sinema endüstrisinin iyi film bakımından zirve yaptığı dönemdi. Pulp Fiction da bu dönemin resmen neferlerinden bir tanesi. Filmin ortaya çıkmasının 25. yılında mutlaka izlenmediyse izlenmesi gereken bir film olduğunu belirtmek isterim. Kim bilir bize bu kadar şahane filmler izlettiren 1990lar için belki de ayrı bir liste yaparız ne dersiniz? 

Bi Vizyon

Netflix’ten İkinci Türk Yapım: Beren Saat ile Atiye

Netflix’in merakla beklenen, başrolünde Beren Saat’in olduğu ikinci Türk orijinal dizisi Atiye’nin çekimleri başladı! Sekiz bölümden oluşan gizem-drama türündeki dizinin oyuncu kadrosunda aynı zamanda Mehmet Günsür, Metin Akdülger, Melisa Şenolsun, Başak Köklükaya, Civan Canova ve Tim Seyfi yer alıyor.

Çekimlerine İstanbul’da başlanan ve başta Göbeklitepe olmak üzere Güneydoğu Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde çekimlerine devam edilecek olan dizinin bu yıl gösterime girmesi planlanıyor.

OG Medya tarafından Onur Güvenatam’ın yaratıcılığında hayata geçirilen projenin baş yürütücülüğünü Özge Bağdatlıoğlu ve Jason George; yapımcılığını ise Alex Sutherland üstleniyor. Jason George ve Nuran Evren Sit’in kaleme aldığı dizinin yönetmen koltuğunda Ozan Açıktan ve Gönenç Uyanık oturuyor.

ATİYE DİZİSİNİN KONUSU NE?

Şengül Boybaş tarafından kaleme alınan “Dünyanın Uyanışı” adlı kitaptan esinlenerek hazırlanan dizi, genç ve güzel ressam Atiye’nin sürükleyici ve mistik hikayesini konu alıyor. Atiye, ailesi ve sevgilisi Ozan ile İstanbul’da sade ve mutlu bir hayat sürmektedir, ta ki dünyanın en eski tapınağı Göbeklitepe’de yapılan bir keşifle hayatı değişene kadar. Bölgedeki kazı çalışmalarını yürüten arkeolog Erhan, Atiye ile Göbeklitepe arasındaki mistik ilişkiyi gözler önüne seren bir sembol keşfeder. Atiye ona bambaşka bir kapı açan bu gizemli olayın peşine düşerek antik tapınakta geçmişini aramaya karar verir. Bu gizem perdesi aralandıkça Atiye’nin karşısına çıkan olaylar ona geçmişle geleceği, gerçek ile ruhani arasındaki her şeyi sorgulatacaktır.

GÖBEKLİTEPE VE NEMRUT’A YOLCULUK

Anadolu topraklarından geçerek İstanbul’dan Göbeklitepe ve Nemrut’a uzanan bir hikaye anlatan dizide geçmişle gelecek, ruhsal olanla gerçek olan, keşifle dönüşüm iç içe geçiyor.

Bi Vizyon

Akbank Sanat’ta Hint Sineması Günleri

Akbank Sanat, 07-27 Şubat tarihleri arasında güncel Hint sinemasından 5 seçkin filme ev sahipliği yapıyor.

“Kraliçe”, “Bareilly’nin Barfisi”, “Hintçe Konuşulan Ortam”, “Hikaye” ve “Dağ Adamı Manjhi” adlı filmler gösterilecek. Filmler orijinal dilinde Türkçe altyazılı olarak izlenebilecek. Biletler Biletix’ten ve Akbank Sanat Danışma’dan temin edilebilir. Bilet fiyatı: 5 TL

21 Şubat 2019, Perşembe Saat: 19.00 Hintçe Konuşulan Ortam/ Hindi Medium

Delhi’nin Chandni Chowk bölgesinde yaşayan bir çift, kızlarına mümkün olan en iyi eğitimi vermeye, böylece Delhi’nin elit tabakasınca kabul görmeye ve onların arasına katılmaya çalışırlar.

26 Şubat 2019, Salı Saat: 19.00 Hikaye / Kahaani

Hamile bir kadının kaybolan kocasını arayışı onu Londra’dan Kolkata’ya götürür. Ama soru sorduğu herkes kocasıyla tanışık olduklarını reddeder.

27 Şubat 2019, Çarşamba Saat: 19.00  Dağ Adamı Manjhi / Manjhi The Mountain Man

Biharlı Dashtrath Manjhi’nin, 22 yıl boyunca çabalayarak, sadece bir çekiç ve keskiyle dağın içinden bir yol açmasının öyküsü…