Gösteriliyor: 1 - 10 of 44 Sonuçlar
#bikahvebisohbet

Gürgen Öz: Her Şeyin Durması Bana İyi Geldi

Pandemi süreci beni herkes gibi endişelendirse de ben hemen bu gerçekle yüzleşip adapte olmayı, bu adeta sürreal ilerleyen süreci kabul etmeyi seçtim. Bu yüzden karantina dönemi benim için depresif değil çok dinlendirici geçti” diye özetliyor karantina sürecini Gürgen Öz. Tüm dünya olarak zorlu günlerden geçerken setlere Bay Yanlış ile geri dönen başarılı oyuncu Gürgen Öz, bikahvebikeyif’in konuğu oluyor…

Röportaj: İmge BALIK İNCESOY – instagram: @imgeincesoy

Fotoğraf: Olesya Maksyura 

(daha&helliip;)
#bikahvebisohbet

Ekin Beril: “Değişim Başladıysa Bildiğiniz Şeyler Artık Yok Demektir”

Pek çoğumuz onu sosyal medyada yaratıcı soundlar eşliğinde yaptığı coverlar ile tanıdık. Sosyal medyadaki başarısını albümle taçlandıran, muazzam sesi ve tarzıyla adından söz ettiren başarılı müzisyen Ekin Beril, 28 Şubat’ta yayınladığı albümü Dualite ile bikahvebikeyif’in konuğu oluyor.

Röportaj: İmge BALIK İNCESOY

Ekin Beril nasıl bu aralar, nasıl hissediyor kendini?
Düşünceli. Tüm dünyaya yayılan bir virüs olması ve geleceğin bu kadar belirsiz olması herkes gibi beni de psikolojik olarak etkiledi. Yine de eve kapandığımız bu günler kendimize dönmek, hayatı sorgulamak için iyi bir fırsat. Bu kötü günleri yaşarken bir yandan içimizde başka, güzel bir parçayı keşfedeceğiz gibi hissediyorum.

Profesyonel olarak yaklaşık 5 yıldır müzik dünyasının içerisindesin. Yolun neresinde, nasıl bir hisle duruyorsun?
Yolun tam olarak başındayım. Henüz ilk uzun albümümü, yeni yayınladım. Umutlu ve heyecanlıyım.

Albümde tüm sözler sana ait ve oldukça gerçekçi. Bu kadar ‘sen’ olan bir albümü paylaşmak nasıl bir his veriyor?
Tarif etmesi zor bir his. Bir yandan kendimi açıkça ortaya koymanın verdiği bir korku var. Bir yandan da bunu başarabilmenin coşkusu. Yayınlanınca dinleyicinin verdiği güzel tepkiler sayesinde korku kısmı baya azaldı. Şu an keyfini sürüyorum (Gülüyor).

Hepimizin var olma sebebi, kendini var etmek gibi geliyor.

Dualite’yi dinlerken var oluşunu ve gerçekliğini arama hissiyatı kaplıyor bünyeleri. Dualite  böyle bir dönemde çıktı diyebilir miyiz? Senin var olma sebebin sence ne?
Dualite gerçeklik kavramını sorguladığım bir dönemde ortaya çıktı. Hala sorgulamaya devam ediyorum. Hepimizin var olma sebebi, kendini var etmek gibi geliyor bana. Bunun için, kendimize gerçek diye inandırdığımız her şeyi önce anlayıp, sonra onları unutmalı; oradan yeni, farkında bir ben yaratmayı başarmamız gerekiyor. Birçok insanın otonom davranışlarını tespit bile edemeden, hiç var olamadan bu dünyadan gittiğini düşünüyorum.

Albümde sakin olduğu kadar kaosun içinden sıyrılmak isteyen biri de var aslında… Her değişim, öncesinde bir kaosu mu getiriyor, ne dersin?
Evren sürekli değişen bir kaos haliymiş de bazı noktalarda düzenli görünüyormuş gibi, hep değişiyor. Düzenli görünen şeyin değişimi başladığında; yenisini anlamlandırmak için, önceki bilgileri karman çorman edip yeni anlamlar yaratmamız gerekiyor. Bu süreç de bize kaos gibi geliyor. Çünkü değişim başladıysa bildiğiniz şeyler artık yok demektir.

Son dönemde en çok neyin üzerine düşünüyor ya da sorguluyorsun?
Yaklaşık 3 yıldır “gerçekliğe” kafayı taktım. Tüm albümde de gerçek diye tanımladığımız şeyin aslında sübjektif bir ilüzyon olduğunu anlatıyorum denebilir.

Yolunu kaybettiğini düşündüğün zamanlarda neler yapıyorsun?
Yeni bir hobi ediniyorum. Mesela albüm sürecinde bir ara yolumu kaybettim. Bir şeyler eksik gibi hissettim. O sırada her şeyi durdurdum ve telefondan çizim yapmaya başladım. Günlerce çizdim. Derken albümdeki her şarkıya bir tema resim çizmeye başladım. Sonra o resimleri albümün şarkı sözlerinin ve gerçekliğe dair sorularının olduğu bir kitapçıkta topladım. Albümü bu haliyle görünce eksik parçam da tamamlanmış oldu. Öylesine başladığım bir hobi, sorunun çözümünde bir parçaya dönüştü. Küçük de olsa yeni bir hobi edinmek benzer şekilde birçok kez faydalı oldu. Müziğe de hobi olarak başladım mesela. Nerelere geldi.

Profesyonel bir müzisyen olmak kendinle ilgili neleri keşfetmeni sağladı?
Müzikal anlamda, öğrendikçe, ne kadar bilmediğimi anladım. Çünkü ancak öğrendikçe bilmediklerinizin farkına varabiliyorsunuz. Özgüvenim yeni yeni kendine geliyor (Gülüyor).
Bir yandan meslek olarak bakıldığında çok ilginç, aynı zamanda, kolay görünen ama zor bir meslek. Müziğin sanatsal yönü ile ticari yönü arasında ince bir denge kurmak gerekiyor. Yaptığının arkasında durabilmen ve doğru kararlar alabilmen çok önemli. Bu noktada kendinizi çok iyi tanıyor olmanız da gerekiyor. Birçok açıdan da kendinizle barışmanız… Çünkü yaptığınız müziği insanlara sunuyorsunuz. Bu aşamada başkasının ne düşündüğünü umursamayı bırakman gerekiyor. Aksi çok yorucu oluyor. Ben de tüm bunlar sayesinde her geçen gün kendimle biraz daha barıştım ve özgürleştim. Hala da devam ediyorum.

Yeterince anlaşılmadığını düşündüğün oluyor mu, nasıl çözümlüyorsun?
Yeterince anlaşılmadığımı düşünmüyorum. Ne kadarın yeterli olduğunu da bildiğimi söyleyemem (Gülüyor). Bence daha yolun başındayım. Özellikle kendi şarkılarımı yazmaya başladığımdan beri dinleyen bir kişi bile çok özel hissettiriyor. İlk büyük albümümü yayınladım ve daha bir ay dolmadan 430 bin streaming i geçti. Bana bu rakamlar çok yüksek geliyor. Albümde bir tasarım yaptık ve bu kadar kısa bir sürede, aynı rafine zevkte buluşabildiğimiz binlerce kişi oldu. Çok popüler olmak ya da herkes tarafından bilinip dinleniyor olmak benim için bir amaç değil ancak bir sonuç olabilir. Şuan durumumu; “Yapmak istediğim şeyler var ve bunları yaparken, şimdiden, beni binlerce kişi takip ediyor” şeklinde yorumluyorum.

Mutluluğun tarifini verecek olsan, nasıl bir kür oluşturursun?
İçine mutlaka biraz mücadele eklerdim. Kalanına herkes istediği şeyi atsın.

Geçmişten biriyle kahve eşliğinde sohbet edecek olsaydın kim olsun isterdin?
Nikola Tesla ile sohbet ederdim. O bizim bilmediğimiz bir şeyler biliyor gibi (Gülüyor).

EKİN BERİL’İN ‘EN’LERİ

En son keşfettiğin yer?
Beynimin uzayları

Aldığın en yeni karar?
Zevkine, senaryo yazmaya karar verdim

“Hayatıma fon müziği olur” dediğin en sevdiğin şarkı?
En sevdiğim şarkı olmasa da Beirut- Elephant Gun ‘ı fonda duymaktan rahatsız olmazdım

Şehirde en sevdiğin semt?
Beşiktaş

En sevdiğin kahve?
Filtre kahve

#bikahvebisohbet

Müge Boz: “Hamilelik bana iyi geldi”

Hayata pozitif bakan, her daim enerjisi yerinde, sevgi dolu ve en önemlisi fikrini de cismini de filtresiz ortaya koyan bir isim Müge Boz. Hatta bu yüzden arada bir “linç” yese de “Ben eleştirileceğimi bile bile, doğru olduğunu düşündüğüm şeyi paylaşmaya çalışıyorum” diyor. Şu sıralar anne olmak için gün sayan Müge Boz ile bol bol annelik, aşk ve keyif dolu yaşamını konuştuk.

                                                                    Röportaj: İmge BALIK İNCESOY – imge@bikahvebikeyif.com

Nasıl gidiyor hamilelik, değişen hormonlarla aranız nasıl?
Hamilelik oldukça iyi gidiyor. Hormonlarla aram gayet iyi. Gereksiz sinir, stres gibi negatif duygu durumlarıyla pek karşılaşmadım. Sadece ilk başlarda biraz strese girdim, korktum ama 4-5 gün sonra pozitif düşüncelere geri döndüm. Hamilelik bana iyi geldi kısacası.

Bebek haberini aldıktan sonraki süre içerisinde neler değişti hayatınızda?
Bir çok şey değişti. Yeni evimize taşındık, işle ilgili planlarıma daha farklı bir yön çizmeye başladım. Beslenme ve spor konusunda pek değişen bir şey olmadı, zaten bunlara çok dikkat ettiğim için o anlamda yapılması gereken değişiklikleri hayatıma adapte etmeye çalışmadım. Bu benim için büyük kolaylık oldu. Gitmek istediğim yerlere gittiğim, hiç bir konuda kendimi kısıtlamadığım bir süreç oldu diyebilirim.

Hamile olduğunuzu öğrendiğinizde neler hissetiniz, ilk kiminle paylaştınız?
Çok şaşırdım. Aslında Caner ile beraber bunu konuşmuştuk. İkimizde çok istiyorduk ama yine de insan o haberi duyunca afallıyor. Ne yapacağını bilemiyor. İlk öğrendiğimde şok oldum. “Gerçekten mi?” “Şaka mı bu?” diye düşündüm ve donup kaldım. İlk olarak da Caner’ e söyledim. Sonrasında karşılıklı konuşunca her şey daha da netleşti ve taşlar yerine oturdu.

Hamileliğiniz nasıl geçiyor? Eminim takipçileriniz de bu süreci  daha kolay geçirmek için neler yaptığınızı merak ediyordur. Var mı onlara verebileceğiniz birkaç sırrınız?
Sağlıklı beslenmek, spor ve pozitif düşünce çok önemli. Tavsiyem hamile kalınmadan önce, niyeti olan herkesin sağlıklı beslenmeye geçiş yapması. Çünkü 9 ay aslında çok kısa bir süre. Bu süre içerisinde yeni bir beslenme modeline uyum sağlamak çok zor olur. Ben hep zaten bildiğim ve uyguladığım yöntemleri, tarifleri kullandım. Fazla kilo almamak ve hep hareketli ve fit kalmak kim ne derse desin bence çok önemli. Hamilelik bahane edilip sağlıksız beslenip aşırı kilo alımını doğru bulmuyorum. Bu hem anne hem de bebek için sağlıksız. Gece gece yenen unlu şekerli tatlıların ne sütünüze ne de bebeğinizin gelişimine hiçbir katkısı yok. Özellikle unlu gıdalardan uzak dursunlar. Ben bunları yemediğim zamanlarda çok rahat ettim. Hiçbir mide sorunu yaşamadım. Ne zaman yedim o zaman midem bana çok rahatsızlık verdi. Malum midemize pek yer kalmadığı için sindirim sistemimize ekstra dikkat etmeliyiz. Alınan vitamin takviyeleri çok önemli. Özellikle demir, B vitamini ve magnezyum kullanımını doktorlarıyla görüşsünler ve lütfen gereksizce endişelenip konuyu gözlerinde büyütmesinler. Etrafta hep olumsuz yorumlar ve sürecin zorluğuna dair şehir efsaneleri dolanıyor. Bunlara kulak asmasınlar ve kendilerine inansınlar. Pozitif bakmak ve çok da abartmamak bence kilit noktalar.

Sevgi ve aşk dolu bir gelecek hayal ediyorum.

Beslenme konusu nasıl ilerliyor peki?
Hamilelikle beraber  sağlıklı beslenme rutininizde değişiklikler oldu mu?
Ben zaten sağlıklı besleniyordum. Bu benim en büyük avantajım oldu diyebilirim. Yeni bir beslenme alışkanlığı edinmek durumunda kalmadım. Organik / doğal ilaçsız beslenmek ilk yapılması gereken. Beyaz un ve beyaz şeker ve işlenmiş gıdalardan da uzak durmak gerekiyor. Zaten mide çok hassas olduğundan böyle beslenilmediği taktirde çok büyük sindirim sıkıntıları çekilebiliyor. Hem bebek hem anne için gereken vitamin ve mineralleri almak önemli ama çok da kısıtlayıp stres altında olmamak gerek. Ben açıkçası çok güzel bir denge yakaladığıma inanıyorum.

Şu an bulunduğunuz noktada hayat nasıl görünüyor?
Süprizlerle dolu ve çok eğlenceli görünüyor.

Nasıl bir gelecek hayal ediyorsunuz?
Sevgi, aşk, bolluk, bereket ve sağlık dolu bir gelecek hayal ediyorum.

Siz nasıl bir ailede büyüdünüz?
Ben ufak bir ailede büyüdüm. Yani annem babam ve kardeşim. Kalabalık bir aile değildik. Çok zor olmasa da kısıtlı şartlar altında, tutumlu olarak büyüdük. O yüzden de kendimizi her zaman geliştirmek, eğitim ve öğretim en önemli görevlerimizdendi.

Annenizden aldığınız o ilk nasihat neydi?
Pek hatırlamıyorum ama annemin bana sürekli, “bizim için değil kendi geleceğin için çalışıyorsun’”dediğini hatırlıyorum. Babamın da en ünlü sözü;  “Sizi okutmak için gerekirse ceketimi satarım.” değerleri ve doğruları olan bir ailede büyüdük.

Çocukluğunuzu düşündüğünüzde gözünüzün önüne gelen ilk sahne?
Anaokulunu ve öğlenleri zorla uyumak için yattığımızı ama uyumayarak hep konuştuğumuzu hatırlıyorum. Bir de Gülhane’deki hayvanat bahçesini.

Takipçileriniz sizi eşiniz Caner Erdeniz ile çok yakıştırıyor. Sizin aşk hikayeniz nasıl başladı?
Bizim çoook güzel bir aşk hikayemiz var. Çok şanslı olduğumu düşünüyorum bu yüzden. O kadar güzel bir hikaye ki bununla ilgili videolar çektik. En kısa zamanda yayınlanacak. Şimdi burada kısaca anlatmak pek mümkün olmaz. Zaten merak eden çok fazla takipçim var sağ olsunlar hep güzel mesajlarıyla destek oldular. Oradan takip edilebilir.

Mutlu evliliğin bir sırrı var mı?
Bilmem, bunu söylemek için çok erken ama mutlu evliliğin sırrı aşkla evlenmek bence, mantıkla değil. Günümüzde çoğu kişi aile baskısı yüzünden ya da evlenmek zorunda olduğunu hissettiği için evleniyor ve doğal olarak da ilişki yürümüyor. Beraber eğlenmek, arkadaş olabilmek, saygı  da çok önemli. Şimdilik bu kadar yorum yapabilirim.

Linç kültürüne giderek alışıyoruz
İyi yorumlar kadar sosyal medyada yazık ki giderek artan bir linç kültürü de var. Yıpratıcı yorumlar geldiğinde ne hissediyorsunuz, bir çözümünüz var mı?
Linç kültürüne giderek bizler de alışıyoruz. Bu da bizi daha olgunlaştırıp başka bir seviyeye çekiyor diye düşünüyorum. Kendi hayatlarında mutsuz olan kişiler, her şeyi eleştirmekten besleniyorlar. Karşı tarafı da kendi negatifliklerine çekmeye çalışıyorlar. Kültürlere ve farklı düşüncelere saygı yok. Zaten ülkemiz de maalesef buna alıştı artık. Ben eleştirileceğimi bile bile, doğru olduğunu düşündüğüm şeyi paylaşmaya çalışıyorum ki, bizler bunları paylaşıp ilk darbelere göğüs gerdikçe, bizden cesaret alan başkaları da özgürce düşüncelerini ifade edebilsin. Sonuçta hepimiz birilerinden cesaret ve ilham alıyoruz. Böyle böyle, adım adım toplum gelişiyor ve ilerliyor.

Peki yakın çevrenizde nasıl insanlar tutmayı seviyorsunuz?
Benim enerjimi düşürmeyen, hayata pozitif bakan, enerjik kişileri tutmaya çalışıyorum. Beraber bir değer katabildiğim, iyi hissettiğim kişileri.

Son dönemde dünyada olup bitenler hakkında en çok nelere kızıyorsunuz?
Çevre kirliliği ve doğanın yok olması. Örneğin güney bölgemizdeki birçok koyda deniz biti ve deniz anası oluşmaya başladı son 4 yıldır ve bu kimsenin umrunda değil. Yakında denizler girilemeyecek kadar pislenecek. Deniz turizmi bitecek. Ağaçlar kesiliyor, nefes almak için oksijen bulunamayacak hale geldi. Bir sürü konu var. Savaşlar, kadın hakları, çocuk ve hayvan hakları… Saymakla bitmez ki…

Enerjiniz, motivasyonunuz düştüğünde sizi yeniden ayağa kaldıran bir ritüeliniz var mı?
Yaptığım meditasyon ve nefes egzersizleri var. Spor da çok önemli. Olumlamalar yapıyorum. Çok etkili oluyor, çok faydasını görüyorum.

Geçmiştin birisiyle kahve eşliğinde sohbet edecek olsaydınız, bu isim kim, kimler olurdu?
Zeki Müren ile sohbet etmek çok isterdim. Tesla ile de.

MÜGE’NİN ‘EN’LERİ

Şehirde en sevdiğin semt?
Etiler.

Evde en sevdiğin köşe?
Salonda çiçeklerimin ve kaplanımın arasında duran tekli koltuğum.

‘Hayatımın fon müziği olur” dediğin, en sevdiğin şarkı?
City of Stars – La La Land

En sevdiğin film?
Amelie

En yeni aldığın karar?
Gereksiz yüklerimden, kullanmadığım eşyalarımdan kurtulmak.

En sevdiğin kahve?
Bali’den getirdiğim kahve

#bikahvebisohbet

Moda ve Sosyete: Pelin Kaya

Pelin Kaya, nam-ı diğer moda ve sosyete… O, deyim yerindeyse moda dünyasının cesur kalemi, ünlülerin ise korkulu rüyası. Yerinde ve tam kararında stil eleştirileriyle  moda gündemini belirleyen Pelin Kaya ile sosyal medyayı, ünlüleri, moda ve sosyeteyi konuştuk.

Gazeteci kimliğiniz bir yana, takipçileriniz aslında sizi modavesosyete olarak tanıyor. Nasıl başladı sizin sosyal medya hikayeniz? 

Hikayem 2008 yılında açtığım blogla başladı. Her gün vaktimi ayırıp modayla ilgili yorumlarımı, eleştirilerimi yapıyor ve toplumun her kesiminden insanın büyük ilgisini topluyordum. YazılarımıSabah Gazetesi’nde köşeye ve Instagram hesabımada taşıyarak etkileşimim büyüdü ve bugünlere harika bir şekilde geldik.

Diğerlerinden farklı olarak ne yaptınız da bu kadar çok büyüdünüz ve sevildiniz?

 Blog yazdığım zamanlarda kimliğim bilinmiyordu ve o yıllarda benim yaptığım türde eleştirel yorumlamalar yapan yoktu. Çok iyi bildiğim, emin olduğum ve söylemekten çekinmediğim görüşleri okuyucularımla paylaştım. Biraz sivri dilli olmak, bunun yanında nokta atışları yapmak, kişileri kayırmamak ya da hak edilmemiş övgülere yer vermemek güven oluşturdu. Elbette ki bu sonrasında sevgiyi de getirdi. Böylelikle hep birlikte büyümüş olduk.

Bugün pek çok kişi sosyal medya fenomeni olmak istiyor.  Siz bu dünyanın içinden biri olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Herkes fenomen olabilir mi?

Fenomen olmayı her zaman büyük kitlelerin sizi takip etmesi ya da çok izlenmeniz gibi matematiksel rakamlarla çok da ilgili bulmuyorum. Sosyal medyanın hangi yönünde iseniz mutlaka takipçinin fayda görebileceği, yön bulabileceği, eğlenebileceği gibi amaçlarda istikrarlı bir çizgi gerekiyor. Tabii ki bu istikrarı günün değişimleri ve trendleriyle iyi harmanlamak işin en önemli püf noktası.

Sosyal medyayı etkili kullanmanın 3 formülünü istesek?

Ben hayatımın tümünde öz disiplin ve istikrara önem veririm. Bu özelliğim sosyal medyada açıkçası çok işe yaradı. Her gün yeni içerik bulmak, bakış açımı yansıtmak, bilgi paylaşmak ve yalın dil kullanmak, eğlenceyle birleşince güzel işler çıktı.

Ünlü isimlerin stillerini cesurca masaya yatırmaktan çekinmiyorsunuz.  Bu yorumlar üzerine ünlülerin cephesinden nasıl dönüş alıyorsunuz?

Yorumlarımı yaparken adil olmaya ekstra özen gösteriyorum. Beni şahsen tanıyan ünlüler, stilini  yorumladığım arkadaşlarım ya da hiç tanışıklığım olmayan kişiler bile ne kadar olumsuz yorum olursa olsun iyi bir şekilde algılayabildiler. Bu konuda kendimi şanslı hissediyorum.

Sizin sosyal medyada aldığınız en acımasız yorum neydi? 

Sosyal medyada yorumlar fazlasıyla acımasız olabiliyor. Çünkü eleştirdiğiniz stiller ülkemizin tanınan, sevilen ve büyük fan kitlelerine sahip kişilere ait olabiliyor. Hayranlık duygusu saldırgan bir ifadeye yol açabiliyor. Onlar da sizin stilinizi, bedeninizi eleştirebiliyor. Oysa ki ben kendi stilimle değil, moda yazarlığı özelliğimle ön plandayım.  

Türk milleti olarak modayla aramız nasıl, biliyor muyuz giyim kuşam işlerini? 

Moda konusunda inanılmaz ilerlemeler kaydediyoruz. Yeniliklere kolay adapte olabiliyoruz, araştırıyoruz ve o şey her ne ise ona sahip olmayı başarıyoruz. Sadece biraz fazla hızlı tüketiyoruz. Fast Fashion bizde biraz fazla hızlı çalışıyor.

Yeni parçalar satın alırken, kombinlerken en çok hatayı nerede yapıyoruz? 

Bir elbisenin her bedeni olması herkese uyacağı anlamına gelmiyor. Önce fiziğimizi, proporsiyonumuzu, özelliklerimizi tanımamız ve kabul etmemiz gerekiyor. Vücudu aslında elbise taşır. Eğer bu doğru elbiseyse, uygun aksesuarlar ve ayakkabılarla bütünlük yakalanır. Stil sahibi olmanın da ilk adımı buradadır.

“STİL SAHİBİ OLMAK BENCE PARMAK İZİ GİBİ BİR ŞEY”

Türk bir ünlüye stili hakkında tavsiyeler verecek olsanız kime, ne söylemek isterdiniz?

Sanırım sosyal medya hesabımda paylaştığım birçok ünlüye, alt metinlerle tavsiyeler veriyorum. Vücudu, duruşu, yüzü çok güzel olup, yanlış stillerde olan ünlülere içeriklerim çığlık çığlığa bağırıyor. Bence onlar kendilerini biliyor (Gülüyor).

Sizce en stil sahibi ünlü kim ve onu stil sahibi yapan sırrı ne?

Derin Mermerci, Yasemin Özilhan, Begüm Şen, Burcu Esmersoy, ve Arzu Sabancı’nın stillerini her zaman doğru buluyorum. Kendilerine uyan parçaları ve o stili yansıtan yaşantılarıyla mükemmel uyum içindeler.

Ve tabii “Ne yapsa bir türlü başaramıyor” dediğiniz o rüküş isim?

Aslında o kadar çok isim sayabilirim ki. Ama ilk aklıma gelenler; Hadise, Demet Akalın, Fahriye Evcen, Tuba Büyüküstün ve Beren Saat bazen beni şaşırtsa da stillerini tam oturtamadıklarını düşünüyorum. Hepsi kendi alanında çok başarılı fakat şık olabilmek elbette başka bir şey.

Malumunuz geçtiğimiz ay ülkemize Jennifer Lopez geldi ve bizim ünlülerimize de akabinde bir haller oldu. Bu süreçte en çok ismi geçen ise hiç şüphesiz Hadise idi.  Hadise’nin stili ve J.lo tasarımlarını kendine uyarlaması üzerine neler söylersiniz? 

Bu benzerliğin tamamen dikkat çekmek ve konuşulmak üzerine kurgulandığını düşünüyorum. Kaldı ki sosyal medyada, televizyonlarda, gazetelerde oldukça konu edildi. Burada bir stil yok, farklı bir amaç var, o da gerçekleşti.

Sizce “stil sahibi olmak” ne demek?

Stil sahibi olmak bence parmak izi gibi bir şey. Çok çok kişiye özel bir durum. Vücut yapısı, duruş, enerji, ses tonu, hatta sevdiğiniz mutfak, müzik zevkiniz bile stilinizi inşa eder.. Kendini tanıyan, özelliklerini iyi kavrayan her insan stilini rahatlıkla kurgulayabilir. Bu parçalar birleşince, hazır alınmış değil de ‘Üzerinize dikilmiş’ gibi duran o şey stilinizdir.

Yeni bir mevsime girerken sonbahar gardıroplarının olmazsa olmaz parçaları neler olmalı?

Zamansız bulduğum ve gardırobun olmazsa olmaz sonbahar parçaları bence Trençkotlar, blazerceketlerdir. Oversize örgü hırkalar ve süet çizmeler de uygun bir kot pantolonla sizi sonbaharda şık gösterebilir.

Bu Sonbahar – Kış sezonunda sokakta sık sık hangi parçaları göreceğiz?

Denim montlar ve ekose elbiseler bu sonbahar kış sezonunda oldukça göz önünde parçalar olacak. Bunun yanı sıra deri giysiler, postallar ve poplin elbiseler de bu sezonda da popülerliğini koruyor.

PELİN’İN ‘EN’LERİ

Kendinizi en huzurlu hissettiğiniz semt?

Yaşadığım semt Nişantaşı. Her metrekaresi kendimi evimde hissettiriyor

Şehirde en sevdiğiniz semt?

Tarihi dokusu hala taze kalan semtlere bayılıyorum. Nişantaşı, Gümüşsuyu, Cihangir gibi semtleri seviyorum. 

En sevdiğiniz tasarımcı?

Türkiye’de Özgür Masur’u oldukça beğeniyorum. Yabancı ise çok fazla isim sayabilirim ama bu yıl gözdem Jacquemus.

Gardırobunuzun en sevdiğiniz parçası?

Özenle seçtiğim ayakkabılarım ve çantalarım.

En sevdiğiniz kozmetik ürünü?

Nemlendiricilerim ve gündüz/gece bakım kremlerim.

En sevdiğiniz kahve?

Türk kahvesinden şaşmayanlardanım. Ama latte ile de kendime gün içinde keyifli bir vakit yaratabiliyorum.

#bikahvebisohbet

Yasemin Mori: “Aşkın ve yaratıcı gücün peşindeyim”

Değişim rüzgarlarına kendisini bırakmaktan korkmayan, üreten ve her daim yaratıcı olmayı seçen isimlerden birisi Yasemin Mori. Geçtiğimiz aylarda dördüncü stüdyo albümü Estrella ile hayranlarının pek de alışık olmadığı ‘yeni’ tarzı ile karşımıza çıkarken, “Hayvanlar benzeri şarkıların durmadan tekrarlandığı albümler yapsaydım kendimden ve hayatımdan ölesiye sıkılırdım” diye anlatıyor duygularını. Müzik dünyasının ilham alınası ismi Yasemin Mori ile müzik kariyerini konuştuk.

Röportaj: İmge BALIK İNCESOY – imge@bikahvebikeyif.com

Şu günlerde nasıl bir ruh hali içerisinde Yasemin Mori? 

Dışarıdaki hava ile çok uyumlu bir ruh hali içindeyim, bir türlü gelemeyen bahar bende de aynı. Kendi karanlığımla güneşim arasında gidip geliyorum.  Miyazaki’nin “Totoro”sundaki uçan kedi otobüsü gibi hissediyorum, karanlıklar içinde kendi ışığımla yoluma bakıyorum.

Şu an yolun neresindesin?

Miles Davis’s şöyle bir lafı var… “yanlış notayı çalıp çalmadığını belirleyen şu an bastığın nota değil bir sonra bastığın notadır” Bu söz bana epey ilham veriyor, bazen bir nota yanlış duyulabilir ama sonrasında öyle bir şey ile onu tamamlarsın ki çok daha farklı ve iyi bir duygu yakalarsın. Hayatta hiçbir hata yoktur, sadece seçimler vardır ve bu seçimleri kendi yararına kullanabilmen için her sabah, her dakika yeni bir fırsat yaratabilirsin. İşte ben de tam da bu noktadayım, kendi yolumu her gün daha fazla seviyorum.

2008’den bu zamana kadar geçen süre içerisinde izlediğin yol, sence nasıl bir yoldu?

Zihnimin akışına, kalbimin ritmine uyan, ruhumun özgür  hissettiği, mutlu olduğum, doğru olduğunu hissettiğim yerde durduğum, hayat yolum ile sanat yolumun paralel  gittiği bi yol.

Geçen bunca yıl sana neler öğretti?

İç sesimi daha iyi dinlemenin önemini. Her zaman her şeyin bütün ve tek bir şey olduğunu. Düşüncen neyse tezahürününde o olduğunu.

Anlaşılmayı beklemiyorum, bu çılgınlık olur.

Estrella ile birlikte tarz değişikliğine gitmen de konuşuldu. Kastettikleri ‘yeni’ tarz ile eskisi arasındaki farkın ne?

Müzik yaparken iki şeye çok önem veriyorum birincisi tamamiyle yenilikçi bir üslup, bir düşünce taşıması ve beni müzikal olarak ya da süreç olarak, denediğim şey açısından heyecanlandırması. Hayvanlar ile Finnari Kakaraska arasındaki süreçte deneysel müziklerin içinden geçtim, deneysel birçok şarkı ürettim, dinleyici olarak da öyle uç noktalarda müzikler dinledim ki sınırlarımı kaybetmeye başladım. Estrella’da kendi müzikal zevklerimi değil de beni insanlara yakınlaştıracağını düşündüğüm müziği yapmaya gayret ettim. Doğru bir karar mıydı bunu ben bile bilmiyorum. Buna ancak bir sonraki adımım ile karar vereceğim. Bu albüm belki de beni bana daha fazla yaklaştıracak bir sıfır noktasıdır.

Bu konuda yeterince anlaşılamadığını düşündüğün zamanlar oldu mu? 

Anlaşılmayı beklemiyorum, bu çılgınlık olur. Hissedilmek benim için önemli. Ben bir dünya sunuyorum buna yakın hissedenler olabilir, hissetmeyenler olabilir. Genel olarak beni ve müziğimi yakalayan insanların beni en doğru şekilde duyumsadığının farkındayım.

İlk albümden bu yana hayranlarının senden beklentisi hep yüksek oldu. Bu senin ruhuna, müziğine nasıl tezahür ediyor?

Bu biraz can sıkıcı gerçekten. Hayvanlar çok sevildi ama sonra Deli Bando ile yepyeni bir evren yaratabildik, Finnari Kakaraska ile fantastik hikayeler anlatabildim bunların hiç birinin olmadığı Hayvanlar benzeri şarkıların durmadan tekralandığı albümler yapsaydım evet daha büyük kitlelerle yerini daha sağlamlaştırmış biri olurdum ama kendimden ve seçtiğim yaşantıdan ölesiye sıkılırdım ve müziği ne zaman bırakacağımı hesaplıyor olabilirdim. Ruhumda arayış var, anarşi var maceraların, aşkın ve yaratıcı gücün ve zekanın peşindeyim.

Ünlü bir müzisyen olmanın en çok nesini seviyorsun?

Bedava konser biletleri (Gülüyor) ve diğer müzisyenlerle yapılan paylaşımları. “İnsana acı veren bir neşesi var.” demiş bir hayranın senin için. Sen nasıl yorumluyorsun bu durumu? Bu yorumun yapıldığı röportajda neşeli değildim, acı çekiyordum. acı çekerken giydiğim kıyafeti söylemiş. gerçek neşe acı vermez kimseye, bilakis bulaşıcıdır.

Son dönemde en çok neyin üzerine düşünüyor ya da sorguluyorsun?

Çok fazla şey. Müziğimle ilgili birçok şey sorguluyorum, insan ilişkileri, sosyallik, yalan dünya belki en çok da sosyal medya! Özel yaşamıma çok düşkün biriyim ve sürekli sosyal medyada olmak yaratıcı alanımı kısıtlıyor gibi hissediyorum,  Burada denge arayışındayım. Kendinle ilgili nelere şaşırıyorsun? Diğer insanlara zor gelen şeyleri kolayca yapabilmem ama herkesin çok kolaylıkla yapabildiği bir çok şeyi bir o kadar becerememem beni şaşırtıyor (Gülüyor).

Hayata nasıl bakıyorsun, neler mutlu etmeye yeter, neleri fark etmek hoşuna gidiyor?

Geçenlerde izlediğim Burning isimli filmde kadın karakterin bahsettiği bir şey vardı., Afrika’da bir kabilede anlatılan büyük açlık ve küçük açlık kavramları onu etkiliyor ve büyük açlık dansını mümkün olan hissettiği her yerde yaparak kendisini doğayla bütünlüyor. Büyük açlık dediğinin üzerine oldum olası düşünmüşümdür. Hayatta korunma, ihtiyaçlarını karşılama ve bunları daha da lüks hale getirmek küçük açlık olarak kavramsallaştırılıyor. Büyük açlık ise bir kimsenin evrenle olan münasebeti, dans. Paulo Coelho’nun o efsanevi eseri Simyacı’da kişisel menkıben olarak geçiyor, hayat yolun seni ve hayatını anlamlı ve efsanevi kılacak olan, sana has olan, kalbine fısıldanan yazgı. İşte insanın peşinde koşması gereken, kalbini ruhunu adaması gereken şey bu.

Karşında boş bir duvar var, duvar yazısı ne yazarsın?

Dirim kısa ölüm uzundur cehennette!

Bir gün mutlaka… dediğin şey?

Piyano çalacağım ve dünyayı gezeceğim.

YASEMİN’İN ‘EN’LERİ

 

En son izlediğin film?

>

Gazete duvar için bir yazı yetiştirken Jim Jarmush “Dead Man”a daldım bi kere daha.

En sevdiğin semt?

Eminönü 

En huzurlu hissettiğin yer?

Evim ama belki daha da iyisi orman.

Aldığın en yeni karar?

Geçmişle hesaplaşmaları bırak bugüne bak.

En sevdiğin kahve?

Eski atölyenin yan komşuları Kurukahveci Mehmet Efendi’nin espressonu potta pişirmek, her sabah en sevdiğim şey. “Hayatımın fon müziği olur” dediğin şarkı?

Ornette Coleman Lonely Woman

Sanatçı, ikonik bir isim ya da tarihi bir karakter… Kiminle oturup bir kahve içmek isterdin?

Sabahattin Ali ile bir türk kahvesi baya iyi olabilirdi. Van Gogh’la kahve haricinde bir şeyler içmek isterdim, Nick Cave ve Jim Jarmush ile trende karşılıklı oturup likörlü bir kahve baya zihin açıcı olurdu herhalde.

#bikahvebisohbet

Ogün Sanlısoy: “İçimden gelenleri samimi olarak anlatmaya çalışıyorum”

Solo müzik kariyerinin 20. yılını kutlayan Ogün Sanlısoy, bikahvebikeyif’in konuğu oluyor. Röportaj: İmge BALIK İNCESOY imge@bikahvebikeyif.com

Bu yıl, müzikte 20. yılınızı kutluyorsunuz . Dile kolay…  Şöyle bir baktığınızda nasıl geçti 20 yıl?OBu sene, solo olarak müzik yapıp, albüm yayınlayalı 20 yıl oldu. Daha evvel çalıştığım grupları ve ilk sahneye çıkışımı başlangıç alırsak daha da uzun bir zamana yayılıyor.

Nasıl geçti dersen; Bazen bir gün gibi geliyor bazen 100 yıldır bu işle uğraşıyorum gibi hissediyorum açıkçası.

Bu 20 yıl içinde kendi müzik tarihinizde neler değişti, neleri özler oldunuz?

 Her albümde yapabileceğimin en iyisini yapmak için uğraştım, bunu yaparken de çok keyif aldım. Şansıma hep iyi prodüktörler , iyi şirketler ve çok iyi müzisyenler ile tanışma ve çalışma şansım oldu.

Her albümde, o dönem hissettiklerimi, yaşadıklarımı, düşüncelerimi aktarmaya çalıştım. Bir fotoğraf albümüne o dönemki fotoğraflarınızı koymak gibi. Mutluyken, hüzünlüyken, kızgınken vs. Birçok halimi o albümlere yansıttım. Hem de hiç tanımadığım insanlarla paylaşmak üzere.

Her albümde, her çalışmada bir şeyler öğrenmek ve insanlar tanımak çok önemli şeyler kattı bana.

Albümler, single’lar, düet şarkılar, konserler geldi, geçti… tabii ki güzel anılar, görüşemediğim dostlar var. Geri dönüp bakınca özlediğim şeyler oluyor, fakat ileriye bakarak, yeni şeyler ile uğraşmak ve projeler üretmek beni tekrar umutlandırıyor, yorgunluğumu ve hüznümü dağıtıyor, çalışma isteğimi arttırıyor.

Şimdi dönüp baktığınızda müziğin ilk yıllarındaki Ogün’e neler söylerdiniz?

Aynen devam et kardeşim…içinden geldiği gibi, hissettiğin yoldan devam ( Gülüyor)

Bugüne kadar duyduğunuz en acımasız eleştiri neydi?

Acımasız eleştirilere çok takılmamaya çalışırım.

Aslında Gülmek Gerek’ ile  uzun süredir hayranlarınızın beklediği sessizliği de bozmuş oldunuz. Neydi bu kadar aranın sebebi?

Bazı sebepler var tabii. Başta içinde yaşadığımız, ülkemizdeki belirsizlik, bir türlü normalleşemeyen sosyal, siyasal, ekonomik durumlar, maddi ve manevi olarak beni de sallayıp durdu. Bazen şarkılar yazmak geldi içimden, bazen de gitara elimi sürmek bile istemedim. Şarkılar kaydettim, bazen” hemen albüm yapayım” dedim, bazen hiç birşey paylaşmamak gelmedi içimden. Dinleyicilerimizin beklentileri ve yeni şeyler paylaşma isteğim  “ Aslında Gülmek Gerek” adlı bu şarkı ile tekrardan başladı. Durumumu ve ruh halimi de iyi anlatan bir şarkı oldu. ( Gülüyor)

Geçen süre içerisinde çok hikaye birikmiş olmalı. Bu tekli, bir albümüm de habercisi olur mu?

Evet, 2019 yılında her ay bir şarkı paylaşma planımız var. Senenin sonunda tüm şarkıları toplayıp, başta plak formatı olmak üzere, albüm haline getirip dinleyicilere sunacağız.

2. Şarkımız “ Hep Aklımdasın” 26 Nisan günü tüm digital platformlarda olacak.

Şarkılarınızda herkesin kalbine dokunacak o dili bulmayı nasıl başarıyorsunuz?

Çok teşekkür ederim, fakat herkesin demek çok iddalı olur. Ben içimden gelenleri mümkün olduğunca samimi olarak anlatmaya çalışıyorum. Dinleyip de beğenmeyenler olduğu gibi, beğenenler ve aynı hissi paylaşanlar da oluyor ve o insanlar ile bir bağ kuruluyor aramızda.

Giderek dijitalleşen müzik sektörünü siz nasıl yorumluyorsunuz. Kendi adınıza avantajları ve dezavantajları neler oldu?

Yıl 2019…her şey çok hızlı ilerliyor ve değişiyor. Ayak uydurup, uydurmamak kişilere kalmış.

Son zamanlarda müzik listelerinin ilk sıralarında rap müziği görüyoruz. Rock müzik  popülerliğini yitirdi mi, yitirir mi?

Pek zannetmiyorum. Hala gruplar ve rock müzisyenleri üretmeye devam ediyor, eski çalışmaları zaten duruyor ortada.

Bazı dönemler bazı müzik tarzları popüler olup daha sonra demode olabiliyor. Mühim olan müzik tarzları değil bence, hangi tarz olursa olsun, işini iyi ve güzel yapanlar, fark edilip, seviliyor ve takip ediliyor. Üretmeye devam edip uzun yıllar istikrarı sürdürebilmek pek kolay değil maalesef.

Hayatınızda kaçırdığınızı ya da ihmal ettiğinizi düşündüğünüz bir an var mı?

“Keşke fırsatım varken, kaybettiğim sevdiklerim ile daha çok vakit geçirebilseydim ” dediğim oluyor.

Hiç pılımı pırtımı toplayayım, müziği bırakayım dediğiniz oldu mu?

Oldu, oluyor bazen( Gülüyor ) Sonra geçiveriyor.

Gerçekçi, karamsar, pozitif… Hangisi sizi daha çok tanımlıyor, neden?

Yeri ve zamanına göre hepsi oluyorum sanırım.

Artık neleri geride bıraktınız?

Hak etmeyenlere, hak ettiklerinden fazla değer vermeyi.

Nelere asla tahammül edemiyorsunuz?

Söylediği ile yaptığı birbiriyle uyuşmayanlara, doğrusu bilindiği  halde, ısrarla yalan ile insanları kandırabileceğini sananlara, tahammül edemiyorum.

Sanatçı, tarihi bir karakter ya da ikonikleşmiş birisi… Kiminle kahve içip sohbet etmek isterdiniz?

Mustafa Kemal Atatürk

Kendinizi yenilenmek ve enerji depolamak için bir rutininiz var mı?

O Doğa’ya sarılmak.

Bir gün mutlaka… dediğiniz şey?

Bir gün mutlaka bu dünyadan ayrılacağız…Güzel şeyler yaşamak, yaşatmak ve bırakmak gerek.

OGÜN SANLISOY’UN ‘EN’LERİ

En son keşfettiğiniz yer?OYalnız kalabildiğim bir yer var ama paylaşmam 😉

Kendinizi en konforlu hissettiğiniz alan?

Evim, çalışma odam.

Aldığınız en yeni karar?

Yeni bir klip çekmeye karar verdim, çalışmalar da başladı.

En son gittiğiniz konser?

Pentagram Adana konseri 😉

Şehirde en sevdiğiniz semt?

Kadıköy

“Sonsuzda dek dinlerim”dediğiniz, en sevdiğiniz şarkı?

Bir tane yok…Çok var

#bikahvebisohbet

Ebru Cündübeyoğlu: Katı Kurallar Bana Göre Değil

Onu tanıdığımız ilk günden bu yana çizgisini koruyan, kendine özgü tavrı, tarzı ile büyüleyen ve hiç şüphesiz yıllar geçtikçe güzelliğine güzellik katan bir oyuncu Ebru Cündübeyoğlu. Şimdilerde ise onu en az oyunculuk kadar heyecanlandıran başka şeyler var; Ferda Başarılı oyuncu Ebru Cündübeyoğlu, ilk romanı ile bikahvebisohbet’in konuğu…

Röportaj: İmge Balık İncesoy – imge@bikahvebikeyif.com

Hayatınızda nasıl bir dönemden geçiyorsunuz?

Etkileyici bir kadın hikayesi “Ferda”. Yazarken nasıl bir hazırlanma süreciniz oldu?

Tüm süreç 4,5- 5 yılımı aldı diyebilirim. Hikâye ve kurgusu kafamda çok netti. Uzun bir araştırma dönemim oldu. Alzheimer hassas bir konu olduğu için titiz bir araştırma sürecinden geçtim. Doktorlarla görüştüm, konu hakkında belli yayınları takip ettim, hasta yakınlarından bizzat deneyimledikleri hikâyeleri dinledim. Ayrıca karakterimin yetmişli yaşlarda bir felsefe profesörü oluşu ve fantastik romanlar yazması, benim için bu farklı iki alanda da uzun bir araştırma dönemini beraberinde getirdi. 

Bu satırları yazarken ilham periniz neydi?

Tek bir ilham perim olduğunu söyleyemem. Yani yazmak benim için bir keşif değil, bir süreç daha ziyade. O sırada fiziki olarak yazmıyorsam bile bir şekilde parçam olmaya devam ediyor. Bu eylemi ben zeytin ağaçlarına benzetiyorum. O çok uzun ömürlü verimini hiç kaybetmeyen zeytin ağaçlarının, verimli zeytinler verebilmesi için, ekildikten sonra aradan en az 15 yıl geçmesi gerekiyor biliyorsunuz. “Ferda” öncelikle bir film projesi olarak düştü aklıma. Sonrasında senaryomdan romanlaştırdım.

“Ferda”yı kimler, neden okumalı?

Ferda hayatın iplerini kendi elinde tutmaya aşık bir karakter. Bir seramik sanatçısının elleriyle çamura şekil vermesi gibi bizler de beyinlerimizle hayatlarımıza şekil veriyoruz. Sanırım birçoğumuz bu şekilde hissediyoruz. Benim isteğim okuyucuyu başka bir hayatın içine çekip orada onları kendi hayatlarıyla karşılamak. Elbette herkes kendine göre farklı bir şey bulacaktır, o yüzden çok ipucu vermek istemem. Kimileri tahlillerin, kimileri serüvenin peşine düşecektir. Aslında kontrolü yitirmekten dehşete düşecek bir karakterin hafızasını yitirmesiyle kontrolü hiç hissetmeden, usulca ve tamamen elinden bırakmak zorunda kalması sizde bir merak uyandırıyorsa, okunmasını öneririm.

Bir de tiyatro var… Tiyatronun ülkemizdeki gidişatı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hakan’la (Yılmaz) beraber bir oyun sahnelemeyi çok uzun zamandır istiyorduk. Kısmet bu zamanaymış. “Ölü’n Bizi Ayırana Dek” geçen sezon başladı. Çok keyifli bir oyun. Seyircimiz de bizi çok özlemiş, biz de onları tabii. Onlarla böyle güzel bir oyunla buluşmak bizi de çok mutlu etti. Birkaç sezon daha sürecektir. Tiyatro malum çok emek istiyor. Oyunculuk sizin için bir aşksa tiyatro yapmak kaçınılmaz oluyor. Aşk ve emekle yürüyen bir iş olduğu için iyi oyunlar her zaman var olacak diyelim, aynı aşkı seyircimiz de sağ olsun göstermeye devam ediyor.

Bu kadar yoğun çalışan bir kadının rutinleri, takıntıları, alışkanlıkları vardır diye tahmin ediyorum. Neler bunlar?

Çok fazla takıntılı olduğumu söyleyemem. Detaycı olduğum doğrudur. Detaycı olanların, hayatlarını zorlaştırdıklarını söylerler. Ben pek katılmıyorum buna. Çok küçük detaylarda çok büyük mutluluklar yakalarım. Alışkanlıkları sevmem. Yaşam körlüğü yaptığını düşünürüm. Katı kurallar, kaideler, -meli -malı’lı,  şartlı cümleler bana göre değil.

Sıradan bir gün sizin için nasıl başlayıp, ilerliyor?

Kahve, spor, müzik, kedim, yazılarım… gün bitti bile.

Her şeyi bırakıp, kaçıp gitmek istediğiniz bir an oldu mu?

Tabii dönem dönem olur. Ama dünya yuvarlaktır ne kadar kaçarsan kaç yine aynı yere geliverirsin. O yüzden kaçarak hiçbir şey halledilmez. Ara ara gelen o kaçma hissi ile idare edeceksin (gülüyor).

Şu sıra dünyada neler kızdırıyor sizi?Sevgisiz insanlar üzüyor beni. Kızamıyorum da sevilmedikleri için sevemediklerini düşünüyorum. Bu da beni üzüyor.

Kendinizde sevmediğiniz, törpülemek istediğiniz yanlarınız neler?

Kendim için bir şey istemek zor gelir bana. Sanırım bunu gözümde çok büyütüyorum. Törpülemek isterdim.

Yıllar geçtikçe, yaş aldıkça pek çok şey değişiyor. Sizde yıllar içerisinde neler değişti?

Herkes gibi yıllar içinde benim farkında olduğum ya da olmadığım pek çok şey değişmiştir. Ama bunların içinde benim en sevdiğim, açı değiştirmeyi öğrenmek oldu. Baktığım şeylere daha farklı açılardan bakmayı öğrendim seneler içinde. Ufacık bir açı değiştiğinde daha görebileceğiniz ne çok şey olduğunu fark ediyorsunuz. Bazen sorun aynı şeylere hep aynı yerden bakmamızdan kaynaklanıyor.

Hangi kelimeyi duymaktan hiç hoşlanmıyorsunuz?

Negatif duygular taşıyan hiçbir kelimeyi sevmem. 

Enerjiniz düştüğünde sizi toparlayan bir rutininiz var mı?

Kızımın varlığı ve yüreğime ektiğim tüm sevgiler, sıfırlanmış hissettiğim anlarda beni baştan yaratmaya yetecek gücü, enerjiyi bana verir. Mandala ve yoga yapmak da her zaman kendimi iyi hissettiren rutinlerimdendir.

Ne için yaşıyorsunuz?

Kendimi keşfetmek ve daha çok sevebilmek için.

EBRU’NUN ‘EN’LERİ

En son keşfettiğiniz yer?

Güzel lezzetlerin peşine düşmeyi severim.  Keşiflerim de tatlar yönünde oluyor genellikle. Aldığım duyumlara göre Suadiye’de ki Brasserie Noir sanırım son keşfim olacak.

Kendinizi en konforlu hissettiğiniz alan?

Benim için en konforlu yer daima sevdiklerimin yanıdır.

Aldığınız en yeni karar?

“İki hafta çikolata yemeyeceğim.” Bu kararı sürekli aldığım için yeniliğini hiç kaybetmemiş kararlarımın başında gelir.

Şehirde en sevdiğiniz semt?

Şehrin deniz gören her semtini severim.

En sevdiğiniz alıntı?

“Hayatta en büyük zevkim çok iyi yaptığım şeylerin başkaları tarafından tesadüfen öğrenilmesi.”

Hayatınızdaki en son yenilik?

“Ferda”nın okurları. Çok güzel ve özel bir paylaşımmış.

En sevdiğiniz kahve?

Filtre kahvede “Trader Joe’s”un vanilyalı kahvesi bir numaram. Türk kahvesinde de Adana Gar Kahvesi favorim.

#bikahvebisohbet

Mine Tugay: “Negatif duygulara konsantre olmuyorum”

Onun için zarafetin vücut bulmuş hali desek hiç abartmış olmayız. Oyunculuğu, zarif görünümü ve güzelliği ile her seferinde kendine hayran bırakan Mine Tugay, şu sıralar hayatının en huzurlu dönemini geçirirken, pozitif enerjisiyle etrafımızı sardığı keyifli röportajıyla bikahvebisohbet‘in konuğu oluyor.

Röportaj: İmge BALIK İNCESOY (Bu röportaj, bikahvebikeyif mag Şubat sayısında yayınlanmıştır.)

Uzun süredir ekranlarda göremiyoruz sizi. Nasıl gidiyor hayat?

Hayat kendi akışı içerisinde dingin gidiyor. Kısaca huzurlu diyebilirim. Yoga eğitimleri alıyorum bu zaman zarfında, biraz daha kendimle ilgilenme şansına sahip oldum bu bir iki sene içerisinde.

Bu ara en çok neler kafanızı meşgul ediyor?

Devrim Akkaya’dan “çakraların psikolojisi” eğitimi almaya başladım. Haritamız çakralar bu eğitimde. Dolayısıyla üzerine düşündüğüm şeyler; köklerimiz, travmalarımız, travmalarımızla başa çıkabilmek adına geliştirdiğimiz stratejiler. Toplumsal travmalarımız ve bu travmaların gelecek kuşaklara nasıl yansıyabileceği meşgul ediyor kafamı.

Televizyon projeleri konusunda oldukça seçici olduğunuzu biliyorum. Peki internet dizileri? Onlara nasıl bakıyorsunuz?

İnternet dizileri daha standardı yüksek, süresi konusunda makul ve ortaya çıkan işlerin niteliği konuşulabilinir bir durumda. Bu çok heyecan verici tabii. Sadece şahsi fikrim daha az deneysel yaklaşılır, sağlam hikayelere ağırlık verilirse çabuk tüketilen bir mecra olmaktan kendini kurtarır. Maalesef biz çok çabuk tüketen bir toplumuz.

Türkiye’de internet dizilerine ilgi artıyor,  dünya izleyicilerine de dokunmaya başlıyor. (Netflix’in ilk yerli yapımı Hakan Muhafız, belki de buna en iyi örneklerden. ) Ama bir yandan dijital servislere de RTÜK denetiminin olacağı söz konusu. Tüm bunlar çerçevesinde Türkiye’de oyunculuk yapmak nasıl ve bundan sonra nasıl olacak gibi duruyor?

Bu konu özgürlük alanını kısıtlayan, ama eskiden ti’ye alabildiğimiz bir konu iken şimdi daha ciddi bir boyuta varıyor gibi. Şikayet edip bunu bir tehdit olarak algılamak yerine “hikayemi başka nasıl anlatırım”ın peşine düşmek gerekli bence. Çünkü oyuncudan önce senaristlerin üretimini şekillendiren bir mevzu bu. Daha çok düşünmek, durmamak, alan daraldıkça daha da çok üretmek… Yapılabilecek bunlar gibi.

Oyunculuğun en çekilir ve en çekilmez tarafları ne?

Oyunculuğun karakter yaratma kısmı çok coşkulu bir süreç benim için, hele ki rol beni zorlayacaksa. Bir süre onunla yatıp kalkmak, nasıl yürür, nasıl konuşur vs bu detaylarla uğraşmak çok tutkulu oluyor benim için. Zaten bu yüzden vazgeçilmezim işim. En çekilmez demeyeyim ama en zor tarafı da anti-profesyonel bakış açılarına maruz kalmak ve var olmak için bütün bunlar yokmuş gibi davranmaya hapsolmak.

Gün sonunda mesleki anlamda kendinizi hep yüksek tutmayı nasıl sağlıyorsunuz?

Hep yüksek olamıyordum açıkçası. Pes etmeye meyledebiliyorum ben de bazen. Ama bu negatif duygulara konsantre olmuyorum, odağımı yaptığım işe duyduğum sevgiye çeviriyorum ve dengede kalıyorum.

Şu an geldiğiniz noktada hayat nasıl görünüyor?

En keyifli yaşıma girdim geçen sene. Bu yaşla birlikte farkındalıklar artıyor ve çözülmeler başlıyor, dönüşüm gerçekleşiyor. Hala aynı heyecanla aradığım çok şey var, öğrenmeye bayılıyorum. Hayat keşfedilecek milyonlarca şeyle dolu bir mucize.

Kendinizle aranız nasıl, hangi konularda ters düşüyorsunuz?

Kendimle yakınlaşırken, bazen sarsıcı bazen şaşırtıcı yüzleşmeler içindeyim bu ara. Ters düştüğüm konulardan biri aceleciliğimdi ve bu, akışı kilitleyen bir ivme haline gelebiliyordu. Çok şükür ki kendinize dair farkındalıklarınız arttıkça mutlaka bir anahtarını buluyorsunuz bu yanlış kodlanmışlıkların.

Hayatınızın bir büyük bölümünü kaplayan yoga yolculuğunuz var bir de… Nasıl başladı hikayeniz?

Kendime verdiğim en özel hediye diyebilirim yoga için. Çünkü duraksız ve tutarsız bir çalışma temposu içinde doğru nefes almayı bile unutabiliyor insan. Bir de yeterince stresli bir yerde yaşıyoruz. O stres döngüsünden kurtulmak için, kendini keşfetmek, bedeni ruhu ve zihni eğitmek için müthiş bir öğreti yoga. Daha fazla derinleşmek ihtiyacı duyduğum içinde eğitimlere başladım ve hiç bitmesini istemediğim bir yolculuk benim için.

Son zamanlarda en çok nelere şaşırıyorsunuz?

İnsanlardaki o onulmaz güce rağmen pasif kalmayı tercih etmelerine. Her şeyin normalleşmesine, duyarsızlığa.. Şaşırmakla birlikte üzülüyorum da.

Herkesin hayatta bir varoluş sebebi vardır ya hani. Sizin bu hayattaki rolünüz nedir?

İnsan olmak.

“Bir gün olacak… ” dediğiniz şey.

Kendimle ilgili; “Bir gün o kitabı yazacağım”.. Dünyayla ilgili; “Bir gün herkes güzelliğe ve iyiliğe tekrar inanacak”..

Evde keyfinizi, motivasyonunuzu artıracak ritüelleriniz var mı?

Yoga yapmak, meditasyon yapmak, müzik dinlemek.

Geçmişten biriyle sohbet edip, kahve içecek olsaydınız kim olsun isterdiniz?

Marilyn Monroe. Kendi olabildiği bir ortamda onunla sohbet etmek isterdim.

MİNE’NİN ‘EN’LERİ

Evde en sevdiğin köşe?

Yatağım.

Şehirde kendini en huzurlu hissettiğin yer?

Yoga stüdyoları.

Son zamanlarda en sevdiğin şarkı?

Falling for You (acoustic mix) / Morgan Page

En büyük hayalin?

Küçük küçük çok hayalim var:)

En sevdiğin film?

Son dönemde çok beğendiğim iki film; Roma ve Green Book.

En sevdiğin kahve?

Pek aram yok kahveyle ama Osmanlı kahvesiyle yeni tanıştım ve çok sevdim.

#bikahvebisohbet

Tutkulu ve gerçek: Sevinç Erbulak

Mutsuzluğa çok yüz vermiyor, hayatı hissederek yaşıyor ve onu adeta bir senfoni gibi dinliyor. “Neden yazıyorsunuz?” dediğimde ise “Çünkü yazmamak elimden gelmiyor.” şeklinde yanıtlıyor… Verdiği her cevapta ‘an’ı öyle gerçek öyle hissederek yaşadığını belli ediyor ki, bir kez daha O’na hayran olmamak mümkün olmuyor.  Şu sıralar ArtıkAranmayanlarGezegeni kitabını okucuyularla buluşturmanın heyecanını yaşayan başarılı oyuncu Sevinç Erbulak ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Şu sıralar hayatı nasıl algılıyor, nasıl yaşıyorsunuz?

Her zamankinden daha sakin, her şeye; eskisine nazaran biraz daha uzaktan bakarak, daha “uyanık” bir zihinle yaşıyorum. Bir çocuk gibi kendimi şaşırtarak, hayatta olan biteni algılıyorum. Kendimi her zamankinden daha çok izliyorum, otomatiğe bağlı olan hareketlerimin farkına varıyor ve onları değiştirmeye çalışıyorum. Bu ara kendimle çalışıyorum. 

“Biz burada sadece susuyoruz birimiz mutsuz olunca. Susup bekliyoruz. Mutsuzluk dağılıp sonunda un ufak olan bir şey ama zamanla tabii.” Bu satırlar kitapta altı çizilecekler arasında hızlıca göze çarpıyor. Siz nasılsınız bu aralar, mutsuzken neler oluyor?

Mutsuzken eskiden mutsuzluğun geçip gitmesini beklerdim, şimdi onu seyrediyorum. Ona çok yüz vermiyorum ama yok da saymıyorum. Şu sıralar sustuğum anlar konuştuğum anlardan fazla. Ne kadar çok ses varmış meğer, onları dinliyorum

Sadece mutlu yaşam diye bir şey olduğuna inanmıyorum.

Peki zaman kavramı ile aranız nasıl?

Zaman müthiş bir şey. Onu ben hiç çözemiyorum. Zaman diye bir şey yok bence, zaman bir his. Kendini hissettirmediği kadar var, hissettirdiği an buhar olup uçuyor. İnsanlar da yazık, onu ölçüp biçtiğini zannediyor. Gülüyordur bize içinden zaman. Onu çok iyi anlatan yazar ve yönetmenlerin peşinden, rüzgârda uçan ve elinde olmadan sürekli yer değiştiren bir yaprak gibi koşturuyorum. Mesela Asghar Farhadi, mesela Murakamim. Peşlerinden koştuklarım…

“Artıkaranmayanlar Gezegeni”ni kimler muhakkak okumalı?

Masallara da, mitlere de, gerçekten olup bitenlere de inanan herkes. “Mutlaka” okunmasın isterim, “mutlaka”ları sevmiyorum; kitabım bir yerde, yollarına, karşılarına çıksın, kitabımın zamanı gelsin, öyle okusunlar isterim. Ama en çok tanımadıklarım okusun olur mu, çünkü onlardan bir ses çıktığı zaman mutluluktan nefessiz kalıyorum bu aralar… 

Neden yazıyorsunuz, sizi bu duyguya iten en güçlü sebep ne?

Biriktiriyorum. Yazıyorum, çünkü varım, buradayım, buradan bir yerden geçiyorum ve ben geçerken etrafımda bir sürü şey oluyor; onları görüyorum; onlara dokunuyorum, dokunamazsam hissediyorum. Küçük bir hikâye konusu diyen Çehovumun sesini duyuyorum, alıyorum kalemimi ve yazmaya başlıyorum. Güçlü hiçbir sebebim yok; yazıyorum, çünkü yazmamak elimden gelmiyor.

Kitapta sık sık Haruki Murakami alıntıları çıkıyor karşımıza. Neden sadece Murakami?

Âşığım. Yazdıklarını okumuyorum, yazdığı an’ı hissediyorum. Geriye doğru zaman yolculuğu yapıp onun yazdığı, sildiği, yeniden yazdığı anlara gidiyorum. O yüzden, Murakami. Bu kitapta sadece Murakami. Sevdiğim çok yazar var. Bu kitapta sadece o, çünkü bölümlerin başındaki cümlelerini benim kitabım için yazmış aşkım. 

“İnsan ne denli uzağa giderse gitsin, yine de kaçamayacağı şeyler var” der Murakami. Sizin bir türlü kaçamadığınız şeyler var mı?

İyi kötü tüm anılarım. Hatırladığım ve değiştirdiğim şekliyle hepsi. Hafıza insana mutlaka böyle bir oyun oynuyor olmalı. Yoksa çekilmez olabilirdi hayat. Çektiğimize göre oynuyor. Kaçamadıklarımı karşıma alıyorum ben artık. Genellikle çetin sohbetler oluyor ama vazgeçmiyorum bunu yapmaktan .

Kaçamadığınız durumlarda kendinizi nasıl iyileştiriyorsunuz?

Merheminiz kimler, neler oluyor? Merhem yok ki. Zaman sağaltıyor, dindiriyor belki. Ya da kendin dahil her şeyi affettiriyor sana. O her şeyden daha bağışlayıcı sanki. Merhemim değil ama tüm çıkmazlarımın olmazsa olmazı dostlarım var. Şanslıyım yani. 

Herkes mutlu bir yaşamın formülünü arıyor. Siz mutlu bir hayat için ne yapıyorsunuz?

Hayatı hissediyorum. Bir senfoni gibi dinliyorum onu. Bozuk çaldığında da dinliyorum. Orkestra tüm notalara doğru bastığında da. Sadece mutlu yaşam diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Bu çok sıkıcı olurdu. Yaşamda her şey var. Mutsuzluk da. Zaten olmasa mutluluğu nasıl tarif eder ve onu ne diyerek yazardık bilmiyorum.

Son dönemde dünyada en çok nelere kızıyorsunuz?

Kaba olan her şeye çok kızıyorum. Dünya ve üzerindekiler çok kaba.

Giderek çok hızlı tüketen ve tükenen insanlar haline dönüşüp, kendimizden uzaklaşmaya başladığımızı düşünenlerdenim. Siz ne düşünüyorsunuz, bizi ne bu hale getirdi dersiniz?

Tüketme virüsü. Yüzyılın en bulaşıcı hastalığı. Çok hızlı yayılıyor. O yüzden yavaşlamak ve çok çok aldıklarımızı azaltmak gerek.

Kendimizi sevmeyi becerebiliyor muyuz, ne dersiniz?

Umarım zaman zaman da olsa becerebiliyoruzdur. İnsan kendini fazlaca önemserse sevemez, kendine hep “daha iyi”sini yakıştırır. Kendini bir türlü hiçbir yere layık göremez. Oysa herkes kadar değerli ve herkes kadar sıradan olduğunu gerçekten anlarsa kendini sevmeye başlayabilir. Bir yerden başlamak gerek (gülüyor).

Yaşamakla var olmak arasındaki fark ne? Amipler yaşıyor, var olanların sayısı onlara nazaran oldukça az gibi geliyor bana.

Çocukluğunuzu düşündüğünüzde gözününüz önüne gelen ilk kare?

Babamla Boğaz Köprüsü girişindeki çimenlerde papatya topladığımız o eşsiz gün

Hayatınızın bir kahramanı var mı?

Küçük Kara Balık.

Geçmişten biriyle kahve eşliğinde sohbet edecek olsaydınız kim olsun isterdiniz?

Oscar Wilde’dan başka kimseyle kahve içmem.

Gelecek günlere dair planlarınız arasında neler var?

Yaşayıp görmek, tahmin etmemek. Umarım hep şaşırmak… Floransa’da bir ev. Kedi çiftliğimin olması. Kitaplarımın başka dillere çevrilmesi… Bu aralar en çok bu var galiba (gülüyor). 

SEVİNÇ’İN ‘EN’LERİ

  

Kendini en huzurlu hissettiğin yer?

Selimpaşa’daki yazlık evimiz.

En sevdiğin kitap alıntısı?

 “Eski hayatımda bir istiridye olduğumu söyleyenler bile çıkar.

Bu meseleyi ben kendi içimde saklı tutacağım”. Murakami (gülüyor).

Unutmaktan en çok korktuğun şey?

Anılarım. 

Kendinde en çok değiştirmek istediğin huy?

Uyku düzenim. Bir huy değil ama bunu değiştirmeyi çok istiyorum.  

En büyük hayalin?

Kızımın çok mutlu bir kadın olması.

Şehirde en sevdiğin semt?

Hiç yaşayamıyorum ki, en çok Bağdat Caddesi sahil yolu civarı sanırım. O da yaz gelince.

En sevdiğin kahve?

Sütlü sütsüz dışında kahve adı bilmem ben (gülüyor).

Bunu da sevebilirsin. Neslihan Arslan