Tutkulu ve gerçek: Sevinç Erbulak

Mutsuzluğa çok yüz vermiyor, hayatı hissederek yaşıyor ve onu adeta bir senfoni gibi dinliyor. “Neden yazıyorsunuz?” dediğimde ise “Çünkü yazmamak elimden gelmiyor.” şeklinde yanıtlıyor… Verdiği her cevapta ‘an’ı öyle gerçek öyle hissederek yaşadığını belli ediyor ki, bir kez daha O’na hayran olmamak mümkün olmuyor.  Şu sıralar ArtıkAranmayanlarGezegeni kitabını okucuyularla buluşturmanın heyecanını yaşayan başarılı oyuncu Sevinç Erbulak ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Şu sıralar hayatı nasıl algılıyor, nasıl yaşıyorsunuz?

Her zamankinden daha sakin, her şeye; eskisine nazaran biraz daha uzaktan bakarak, daha “uyanık” bir zihinle yaşıyorum. Bir çocuk gibi kendimi şaşırtarak, hayatta olan biteni algılıyorum. Kendimi her zamankinden daha çok izliyorum, otomatiğe bağlı olan hareketlerimin farkına varıyor ve onları değiştirmeye çalışıyorum. Bu ara kendimle çalışıyorum. 

“Biz burada sadece susuyoruz birimiz mutsuz olunca. Susup bekliyoruz. Mutsuzluk dağılıp sonunda un ufak olan bir şey ama zamanla tabii.” Bu satırlar kitapta altı çizilecekler arasında hızlıca göze çarpıyor. Siz nasılsınız bu aralar, mutsuzken neler oluyor?

Mutsuzken eskiden mutsuzluğun geçip gitmesini beklerdim, şimdi onu seyrediyorum. Ona çok yüz vermiyorum ama yok da saymıyorum. Şu sıralar sustuğum anlar konuştuğum anlardan fazla. Ne kadar çok ses varmış meğer, onları dinliyorum

Sadece mutlu yaşam diye bir şey olduğuna inanmıyorum.

Peki zaman kavramı ile aranız nasıl?

Zaman müthiş bir şey. Onu ben hiç çözemiyorum. Zaman diye bir şey yok bence, zaman bir his. Kendini hissettirmediği kadar var, hissettirdiği an buhar olup uçuyor. İnsanlar da yazık, onu ölçüp biçtiğini zannediyor. Gülüyordur bize içinden zaman. Onu çok iyi anlatan yazar ve yönetmenlerin peşinden, rüzgârda uçan ve elinde olmadan sürekli yer değiştiren bir yaprak gibi koşturuyorum. Mesela Asghar Farhadi, mesela Murakamim. Peşlerinden koştuklarım…

“Artıkaranmayanlar Gezegeni”ni kimler muhakkak okumalı?

Masallara da, mitlere de, gerçekten olup bitenlere de inanan herkes. “Mutlaka” okunmasın isterim, “mutlaka”ları sevmiyorum; kitabım bir yerde, yollarına, karşılarına çıksın, kitabımın zamanı gelsin, öyle okusunlar isterim. Ama en çok tanımadıklarım okusun olur mu, çünkü onlardan bir ses çıktığı zaman mutluluktan nefessiz kalıyorum bu aralar… 

Neden yazıyorsunuz, sizi bu duyguya iten en güçlü sebep ne?

Biriktiriyorum. Yazıyorum, çünkü varım, buradayım, buradan bir yerden geçiyorum ve ben geçerken etrafımda bir sürü şey oluyor; onları görüyorum; onlara dokunuyorum, dokunamazsam hissediyorum. Küçük bir hikâye konusu diyen Çehovumun sesini duyuyorum, alıyorum kalemimi ve yazmaya başlıyorum. Güçlü hiçbir sebebim yok; yazıyorum, çünkü yazmamak elimden gelmiyor.

Kitapta sık sık Haruki Murakami alıntıları çıkıyor karşımıza. Neden sadece Murakami?

Âşığım. Yazdıklarını okumuyorum, yazdığı an’ı hissediyorum. Geriye doğru zaman yolculuğu yapıp onun yazdığı, sildiği, yeniden yazdığı anlara gidiyorum. O yüzden, Murakami. Bu kitapta sadece Murakami. Sevdiğim çok yazar var. Bu kitapta sadece o, çünkü bölümlerin başındaki cümlelerini benim kitabım için yazmış aşkım. 

“İnsan ne denli uzağa giderse gitsin, yine de kaçamayacağı şeyler var” der Murakami. Sizin bir türlü kaçamadığınız şeyler var mı?

İyi kötü tüm anılarım. Hatırladığım ve değiştirdiğim şekliyle hepsi. Hafıza insana mutlaka böyle bir oyun oynuyor olmalı. Yoksa çekilmez olabilirdi hayat. Çektiğimize göre oynuyor. Kaçamadıklarımı karşıma alıyorum ben artık. Genellikle çetin sohbetler oluyor ama vazgeçmiyorum bunu yapmaktan .

Kaçamadığınız durumlarda kendinizi nasıl iyileştiriyorsunuz?

Merheminiz kimler, neler oluyor? Merhem yok ki. Zaman sağaltıyor, dindiriyor belki. Ya da kendin dahil her şeyi affettiriyor sana. O her şeyden daha bağışlayıcı sanki. Merhemim değil ama tüm çıkmazlarımın olmazsa olmazı dostlarım var. Şanslıyım yani. 

Herkes mutlu bir yaşamın formülünü arıyor. Siz mutlu bir hayat için ne yapıyorsunuz?

Hayatı hissediyorum. Bir senfoni gibi dinliyorum onu. Bozuk çaldığında da dinliyorum. Orkestra tüm notalara doğru bastığında da. Sadece mutlu yaşam diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Bu çok sıkıcı olurdu. Yaşamda her şey var. Mutsuzluk da. Zaten olmasa mutluluğu nasıl tarif eder ve onu ne diyerek yazardık bilmiyorum.

Son dönemde dünyada en çok nelere kızıyorsunuz?

Kaba olan her şeye çok kızıyorum. Dünya ve üzerindekiler çok kaba.

Giderek çok hızlı tüketen ve tükenen insanlar haline dönüşüp, kendimizden uzaklaşmaya başladığımızı düşünenlerdenim. Siz ne düşünüyorsunuz, bizi ne bu hale getirdi dersiniz?

Tüketme virüsü. Yüzyılın en bulaşıcı hastalığı. Çok hızlı yayılıyor. O yüzden yavaşlamak ve çok çok aldıklarımızı azaltmak gerek.

Kendimizi sevmeyi becerebiliyor muyuz, ne dersiniz?

Umarım zaman zaman da olsa becerebiliyoruzdur. İnsan kendini fazlaca önemserse sevemez, kendine hep “daha iyi”sini yakıştırır. Kendini bir türlü hiçbir yere layık göremez. Oysa herkes kadar değerli ve herkes kadar sıradan olduğunu gerçekten anlarsa kendini sevmeye başlayabilir. Bir yerden başlamak gerek (gülüyor).

Yaşamakla var olmak arasındaki fark ne? Amipler yaşıyor, var olanların sayısı onlara nazaran oldukça az gibi geliyor bana.

Çocukluğunuzu düşündüğünüzde gözününüz önüne gelen ilk kare?

Babamla Boğaz Köprüsü girişindeki çimenlerde papatya topladığımız o eşsiz gün

Hayatınızın bir kahramanı var mı?

Küçük Kara Balık.

Geçmişten biriyle kahve eşliğinde sohbet edecek olsaydınız kim olsun isterdiniz?

Oscar Wilde’dan başka kimseyle kahve içmem.

Gelecek günlere dair planlarınız arasında neler var?

Yaşayıp görmek, tahmin etmemek. Umarım hep şaşırmak… Floransa’da bir ev. Kedi çiftliğimin olması. Kitaplarımın başka dillere çevrilmesi… Bu aralar en çok bu var galiba (gülüyor). 

SEVİNÇ’İN ‘EN’LERİ

  

Kendini en huzurlu hissettiğin yer?

Selimpaşa’daki yazlık evimiz.

En sevdiğin kitap alıntısı?

 “Eski hayatımda bir istiridye olduğumu söyleyenler bile çıkar.

Bu meseleyi ben kendi içimde saklı tutacağım”. Murakami (gülüyor).

Unutmaktan en çok korktuğun şey?

Anılarım. 

Kendinde en çok değiştirmek istediğin huy?

Uyku düzenim. Bir huy değil ama bunu değiştirmeyi çok istiyorum.  

En büyük hayalin?

Kızımın çok mutlu bir kadın olması.

Şehirde en sevdiğin semt?

Hiç yaşayamıyorum ki, en çok Bağdat Caddesi sahil yolu civarı sanırım. O da yaz gelince.

En sevdiğin kahve?

Sütlü sütsüz dışında kahve adı bilmem ben (gülüyor).

Bunu da sevebilirsin. Neslihan Arslan

Takip et

Leave A Reply

Navigate